CAM KIRIKLARI - ARTHUR MILLER

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

CAM KIRIKLARI 

 

Yazan: 

ARTHUR MILLER


 

 

 

 

 

Oyun, 1938 yılının Kasım ayının son günlerinde Brooklyn'de geçer. 

 

 

KARAKTERLER 

 

Phillip Gellburg 

Sylvia Gellburg 

Dr. Harry Hyman 

Margaret Hyman 

Harriet 

Stanton Case 

 

 

 

 

 

 

 

PERDE I 

SAHNE I 

 

 

 

 

Sahnede yalnız bir viyolonselist basit bir melodi çalmaktadır.Melodi sona erer. Viyolonselistin üzerindeki ışıklar söner, sahne ışıkları yanar. 

Dr. Harry Hyman'ın ev muayenehanesi. Kırklı yaşlarının sonlarında, ince yapılı ama güçlü görünen bir adam olan Phillip Gellburg sahnede tek başınadır, bacak bacak üstüne atmış, sessizce beklemektedir. 

Siyah takım elbise, siyah kravat ve siyah ayakkabılar ile beyaz bir gömlek giymiştir, siyah şapkasını kucağında tutmaktadır. 

Margaret Hyman, doktorun karısı, içeri girer. Güzel, güler yüzlü ve enerjiktir, elinde bir budama makası vardır. 

 

 

MARGARET: Birazdan sizinle ilgilenecek, üstünü değiştiriyor. Bir şeyler alır mıydınız? Çay mesela?  

 

GELLBURG, küçük bir serzenişte bulunur: Doktor saat yedide görüşelim, demişti. 

 

MARGARET: Hastanedekilere yardım ediyor, şu yeni sendika grev yaptı, akıl alır gibi değil. Hastanede grev mi olur? Hayret bir şey. Atının da ayağı sakatlanmış. 

GELLBURG: Atının mı? 

 

MARGARET: Evet, her akşam Ocean Parkway'de At binmeye gidiyor. 

GELLBURG, zaten biliyormuş gibi: Evet, duymuştum... çok güzel. 

Siz Bayan Hyman mısınız? 

 

MARGARET: Yıllardır sokakta başımla selam veriyorum size ama siz fark edemeyecek kadar dalgınsınız sanırım. 

GELLBURG, bariz bir övünme ile: Aklım çok dolu oluyor, genelde. Alaycı bir kibirle: - Demek eşinizin hemşireliğini yapıyorsunuz. 

 

MARGARET: Mount Sinai'de staj yaparken tanışmıştık. O benimle tanıştığına çoktan pişman oldu tabii.  

Bir kahkaha patlatır. 

 

GELLBURG:               Ne kadar da şen şakraksınız. Bazen kahkahalarınız bizim evden bile duyuluyor. 

 

MARGARET: Elimde değil, tüm ailem böyle. Ben aslen Minnesotalıyım. 

Sonunda sizinle tanıştığıma memnun oldum, Bay Goldberg. 

 

GELLBURG: -Gellburg, Goldberg değil. 

 

MARGARET: Ha, özür dilerim. 

 

GELLBURG: G-e-l-l-b-u-r-g. Telefon rehberindeki tek Gellburg. 

 

MARGARET: Goldberg'e benziyor ama. 

 

GELLBURG: Evet ama Goldberg değil işte, Gellburg. Arada fark var. Aslen Finlandiyalıyız biz. 

 

MARGARET: Ya! Biz de Litvanyalıyız... Kazauskis? 

 

GELLBURG, bir anlığına afallayarak: Hadi canım. 

 

MARGARET, onu rahatlatmaya çalışarak: Hiç Minnesota'ya gittiniz mi? 

 

GELLBURG: New York Eyaleti Fransa büyüklüğünde, neden Minnesota'ya gideyim ki? 

 

MARGARET:            Hiç. Sadece orada da bir sürü Finli var. 

 

GELLBURG: E, her yerde Finliler var canım. 

 

MARGARET, Pes eder ve elindeki makası gösterir: ... İyisi mi güllerime geri döneyim ben. Sorununuz her neyse, umarım daha iyi olursunuz. 

 

GELLBURG: Ben gayet iyiyim. 

 

MARGARET: Biraz solgun görünüyorsunuz da. 

 

GELLBURG: Ben mi? -Ben her zaman böyleyim. Aslında karım için buradayım. 

 

MARGARET: Üzüldüm, karınız çok hoş bir kadın. Ciddi bir şeyi yok, değil mi? 

 

GELLBURG: Eşiniz bir uzmana bazı testler yaptırmış, sonuçları almak için geldim. Sanırım bu durum Bay Hyman’ı biraz şaşırttı. 

MARGARET: Şey, burnumu sokmasam iyi olacak. Gitmek ister ama dayanamaz. Nesi 

var peki? 

 

GELLBURG: Yürüyemiyor. 

 

MARGARET: Yürüyemiyor mu? 

 

GELLBURG, şahsi mağduriyetine tepkili bir tonda: Ayağa kalkamıyor. Bacaklarında his yok. -Eminim geçici bir şeydir, ama korkunç… 

MARGARET: Ama onu daha yeni markette gördüm... On günden fazla olmadı... 

 

   GELLBURG: Dokuz gündür bu halde.  

 

   MARGARET: Çok alımlı bir kadın eşiniz. Ateşi falan var mı? 

 

GELLBURG: Hayır. 

 

MARGARET: Şükür, o zaman çocuk felci değildir. 

 

GELLBURG: Hayır, bacakları dışında sağlığı yerinde. 

 

MARGARET: Harry bu işin aslını öğrenecektir. Fikir almak için onu her yerden arıyorlar ama her yerden... Boston, Chicago... Aslında biraz daha hırslı olsa Park Avenue'da olurdu, ama o hep mahalle muayenehanesi istedi. Neden bilmiyorum, kimseyi davet etmiyoruz, hiç dışarı çıkmıyoruz, tüm arkadaşlarımız Manhattan'da. Ama onun doğası böyle, bir insanın doğasıyla savaşamazsın. -Pek konuşkan biri değilsiniz, sanırım. 

GELLBURG, dudak bükerek gülümser:Konuşmaya fırsat bulabilirsem konuşurum aslında. 

 

MARGARET, kahkahalara boğularak: Ha! -Demek espri yapabiliyorsunuz. Bayan Goldberg'e en iyi dileklerimi iletin lütfen. 

GELLBURG: Gellbu... 

 

MARGARET, kafasına vurur: Gellburg, affedersiniz! -Kulağa Goldberg gibi geliyor hep. 

GELLBURG: Hayır, hayır, telefon rehberine bak, bir tek o var orada, G-e-l-l... 

 

Dr. Hyman girer. 

 

MARGARET, Gellburg'a el sallayarak: Görüşmek üzere! 

 

GELLBURG: Kendinize iyi bakın. 

Margaret çıkar. 

 

HYMAN, ellili yaşlarının başında, yakışıklı sayılabilecek bir adamdır, ancak  dış görünüşünün altında kararlı, idealist bir bilim insanı yatar. Masasının arkasına geçer, kıkırdayarak: Başınızı şişirdi değil mi? 

 

GELLBURG, tecrübeli bir tavırla: Daha kötülerini de gördüm. 

 

HYMAN: Yapacak bir şey yok, kadınlar gevezelik etmeyi seviyorlar... Samimiyetle sırıtır.  Ama onlar olmadan da yaşanmıyor, değil mi? 

 

GELLBURG: Kadınlar olmadan mı? 

 

HYMAN, Gellburg'un kızardığını görür; o zaman kısa bir sessizlik olur: ...Neyse, boş verelim. - Bu gece gelebilmenize sevindim, yarın eşinizi tekrar görmeden önce sizinle konuşmak istedim. Sigara kullanıyor musunuz? 

GELLBURG: Hayır, teşekkürler. Hiç içmedim. Sağlığa zararlı değil mi? 

HYMAN: Kesinlikle zararlı. Bir puro yakar. Ama fare ısırığından bile daha çok insan ölüyor. 

 

GELLBURG: Fare ısırığından mı? 

 

HYMAN: Evet, ama ölenler çoğunlukla yoksullar, bu yüzden kimse bu istatistiksel veriyle ilgilenmiyor. 

Bu gece karınızı gördünüz mü yoksa ofisten çıkar çıkmaz buraya mı geldiniz? 

 

GELLBURG: Eve gitmeden önce sizi görmek istedim. Ama bu 

öğleden sonra onu aradım, her şey aynı, bir değişiklik yok.  

 

HYMAN: Yemek odasına bir yatak koydurdunuz mu? 

 

GELLBURG: Oğlumunkini oraya koydurduk, orduda o şimdi. 

 

HYMAN: Karınız söylemişti. Tekerlekli sandalyeye alışabildi mi? 

 

GELLBURG: Alıştı gibi, artık yatağa tek başına girip çıkabiliyor.  

HYMAN: 

 

Güzel. Banyo yapabiliyor mu? 

 

GELLBURG: A evet. Banyo yapmasına ve temizliğe yardım etmesi için bir hizmetçi tuttum. Sabahları geliyor. 

 

HYMAN: Güzel. Karınız çok cesur, bu tür kadınlara hayranım. Benim karım da onun gibi; bu tip insanları severim. 

GELLBURG: Nasıl tiplermiş bunlar? 

 

HYMAN: Yani, dinç. Zihinsel olarak ve... yani, genel olarak. Azimli. 

 

GELLBURG: Anladım. 

 

HYMAN: Neyse, öylesine ağzımdan çıktı işte.  

 

GELLBURG: Hayır, haklısınız, bunu hiç düşünmemiştim, ama o anlamda alışılmadık 

biri. 

 

HYMAN, duraksar. Burada anlayamadığı bir terslik vardır: Doktor Sherman'ın raporu. 

 

   GELLBURG: Ne diyor?  

 

 

   HYMAN: Anlamaya çalışıyorum. 

 

GELLBURG: Ha Özür dilerim. 

 

HYMAN: Biraz sabırlı olun lütfen. Size Phillip diyebilir miyim? 

 

GELLBURG: Tabii. 

 

HYMAN: Düşüncelerimi çok hızlı ifade edemiyorum Phillip. 

 

GELLBURG: Anlıyorum. Acele etme. 

 

HYMAN: İnsanlar hekimlerin bilgeliğini abartırlar hep, bu yüzden bir hastayla konuşmadan önce her şeyi enine boyuna düşünmeye çalışırım. 

GELLBURG: İyi ediyorsun. 

 

HYMAN: Eski Yunan tıp tanrısı Asklepios kekelerdi. Ama muhtemelen bu hikâye, tavsiye vermekte tereddüt eden gerçek bir hekime dayanıyordu. Somerset Maugham'ın çarpık ayakları vardı, tıp okudu. Ya da yazdığı bir karakter öyleydi, Neydi o... hah, İnsanın Esareti ama bunu okuduğunuzu sanmıyorum. Büyük yazar Anton Çehov tüberküloz hastasıydı. Doktorlar genellikle  fiziksel olarak kusurludurlar, bu yüzden iyileştirme işiyle ilgilenirler. Bu bir işaret. -Bunların hepsi psikolojiyle ilgili. 

GELLBURG, etkilenerek: Anlıyorum. 

 

HYMAN: Tüm bunları neden söylediğimi sana açıklayayım; çünkü eşin ile psikoloji üzerinden ilerliyoruz, Phillip. Ve zihne yaklaşırken büyük bir dikkatle ilerlemeliyiz. 

GELLBURG: Sevindim doğrusu. -Ben de aynı şeyi düşünüyordum. Sanırım bu rahatsızlık bir tür korkudan kaynaklandı. 

HYMAN: Böyle düşünmen ilginç doğrusu. Durur. Düşünür. Bu Adolf Hitler'i çok rahatsız edici buluyorum. Onu gazetelerden takip ediyor musun? 

GELLBURG: Evet, ama çok değil. Günümün neredeyse yarısı ofiste geçiyor. 

 

HYMAN: Bütün hafta boyunca Berlin'deki Yahudi dükkanlarını kırıp döktüler, duymuşsundur. 

 

GELLBURG: Evet, bunu dün yine gördüm. 

 

HYMAN: Çok rahatsız edici. Yaşlı başlı adamları diş fırçalarıyla kaldırımları fırçalamaya zorlamak... Kurfürstendamm da Beşinci Cadde gibi bir yer. Üniformalı kabadayılardan başka bir şey yok. 

GELLBURG:            Karım bu olaylara çok üzüldü. 

 

HYMAN: Biliyorum, bu yüzden bundan bahsettim. Tereddüt ederek... Peki ya sen? 

 

GELLBURG: Tabii ki. Bu korkunç bir şey. Neden sordun? 

 

HYMAN, gülümseyerek: -Bilmiyorum, karın böyle şeylerden bahsederken başkalarını rahatsız etmekten korkuyor sanki. 

GELLBURG: Neden? -Beni rahatsız etmekten korktuğunu mu söyledi? 

HYMAN: Tam olarak öyle söylemedi ama…  

GELLBURG: Böyle bir şey söylediğine inanamıyorum...  

HYMAN:                   Bir dakika ya, söyledi demedim ki. 

GELLBURG: Bunlardan söz edilmesi beni rahatsız etmiyor ama böyle şeyler için ne yapılabilir ki? Mesele şu ki, karım madalyonun öteki yüzünü görmek istemiyor. 

 

HYMAN: Madalyonun öteki yüzü derken? 

 

GELLBURG: Orada olanları haklı çıkarmaz tabii ama Alman Yahudileri oldukça... Yani... İşaret parmağıyla burnuna dokunarak burunları havada anlamında bir hareket yapar. Polonya ya da Rusya'dan gelenler gibi saldırgan olduklarından değil ama bir arkadaşım tekstil sektöründe çalışıyor; bu Alman Yahudileri sıradan işleri kabul etmiyorlarmış; ille de yüksek bir mevkide olmak istiyorlarmış, başka türlüsünü hakaret addediyorlarmış. İngilizce bile konuşamıyorlar halbuki. 

HYMAN: Sanırım birçoğu geldikleri yerde oldukça önemli kişilerdi. 

 

GELLBURG: Biliyorum, ama onların mülteci olması gerekmez miydi? Bu kadar işsizlik varken biraz daha kıymet bilirler sanıyorsun ama nafile. Son resmi rakamlara göre ülkede on iki milyon işsiz var, muhtemelen gerçek sayı daha da fazla ama, iş bulma kurumuna ve diğer sosyal yardım meşugalarına akıttığı servetten sonra Roosevelt bunu kabul etmez tabii. -Ama yok, karım canımı sıkmıyor, Tanrıya şükür. 

HYMAN: ...Öylesine söyledim ben de. Sadece bir histi benimkisi... 

 

GELLBURG: Hemen belirteyim, kalabalıkla birlikte koşmuyorum, her şeyi kendi gözlerimle görüyorum, başkalarınınkiyle değil. 

HYMAN: Anlıyorum. -Çok farklısın. Sırıtır. Neredeyse bir Cumhuriyetçi gibi konuşuyorsun.  

GELLBURG: Tevrat bir Yahudi'nin ille de Demokrat olması gerektiğini mi söylüyor? Bulunduğum yere herkesle aynı fikirde olarak gelmedim. 

HYMAN: Aslında bu iyi bir şey; bağımsızsınız. Başını sallar, puflar. Biliyor musunuz, beni şaşırtan şey Heidelberg'de tanıdığım Almanlar... İhtisasımı orada yaptım... 

GELLBURG: Onlarla iyi geçiniyordunuz demek.  

 

   HYMAN:   Hayatımda tanıdığım en iyi insanlardı.  

 

   GELLBURG: Doğrudur.  

 

   HYMAN: Muhteşem bir öğrenci koro grubumuz vardı, sesleri harikaydı; Cumartesi        geceleri birkaç bira içip sokaklarda şarkı söylemeye giderdik. İnsanlar bizi pencerelerden alkışlardı. 

   GELLBURG: Öyle mi? 

 

HYMAN: Bu insanların Avusturya'ya yürüdüğünü hayal bile edemiyorum, şimdi 

de sırada Çekoslovakya ile Polonya'nın olduğunu söylüyorlar. Fanatikler Almanya'yı ele geçirdi sanırım, bu insanlar çok acımasız olabilirler, yani... 

GELLBURG: Aslında bu mültecilere sempati duyuyorum, ama... 

 

HYMAN, onun sözünü keser: Dün Sylvia ile uzun uzun konuştuk, herhalde sana anlatmıştır? 

 

GELLBURG, gerginlikle, Şey hayır, anlatmadı. Ne hakkında konuştunuz? 

 

HYMAN, Sylvia'nın konuşmalardan bahsetmemesine şaşırarak: ... Şey, daha çok onun durumu hakkında konuştuk ve biraz da sizin ilişkiniz hakkında. 

 

GELLBURG, parlar: İlişkimiz hakkında mı? 

 

HYMAN: Laf arasında öyle bir değindik sadece.  

GELLBURG:            Neden, ne dedi ki Sylvia? 

HYMAN: Her şey... yolundaymış. 

 

GELLBURG: Haa. 

 

HYMAN, Gellburg’un gerginliğini fark eder,  onu cesaretlendirmek ister: Tahsilli, kültürlü bir kadın. Bu mahalleiçin biraz fazla kültürlü hatta. 

GELLBURG, gururla başını sallayarak onaylar Sylvia hakkında olumlu konuşabildiği için rahatlamıştır: Beraber olmamızın sebebi de bu zaten. Abartmıyorum, Sylvia bir erkek olsaydı Merkez Bankası’nı bile  yönetebilirdi. Sylvia ile bir erkekle konuşur gibi konuşabilirsin. 

HYMAN: Pek tabii. 

 

GELLBURG, zoraki gülümser Sadece konuşmaktan bahsetmiyorum tabii. Sylvia'ya ne zaman 

dönüp baksan gözü hep bir kitap ya da dergide oluyor. Yani bu mahalledeki  on kadından biri bile size kongre üyelerinin  isimlerini söyleyemez. Erkekler de söyleyemez gerçi. Duraksar. 

Nerede kalmıştık? 

 

HYMAN: Doktor Sherman teşhisimi doğruladı. Şimdi beni dikkatle dinlemeni rica ediyorum.   

 

GELLBURG, kulak kesilir: Tabii ki, bu yüzden buradayım. 

 

HYMAN:              Sylvia’nın yürümesine engel olan fiziksel bir neden bulamadık. 

 

GELLBURG: Fiziksel bir neden yok, öyle mi? 

 

HYMAN: Bunun psikolojik bir durum olduğundan neredeyse eminiz. 

 

GELLBURG: Ama bacaklarında his yok. 

 

HYMAN: Evet. Biz buna histerik felç diyoruz. Histerik demek öyle sürekli çığlık atıp bağırması demek değil. 

GELLBURG: Evet evet biliyorum. Anlamı... şeydi... Hatırlayamaz. 

 

HYMAN, bir anlık öfke ve hoşnutsuzlukla: Ne anlama geldiğini açıklayayım. -Histeri, Yunancada rahim anlamına gelen bir kelimeden türemiştir çünkü kadınların kaygılarının bir sebebi olduğu düşünülür. Tam olarak öyle değil ama terim oradan geliyor işte. Fazlasıyla endişeli ya da korkmuş insanlar kör ya da sağır olduklarını düşünebilirler. Bunun sonucunda bu insanlar gerçekten de göremez ya da duyamazlar. Savaş sırasında buna savaş bunalımı denirdi. 

GELLBURG: Yani... onun... delirmediğini söylüyorsun. 

 

HYMAN: Sadede geleyim, Phillip. Size yardımcı olabilmek için Sylvia ve senin hakkında daha çok şey bilmem gerekiyor. Sana bazı kişisel sorular sormam gerekecek. Bazı sorular hassas meselelere dokunabilir ama Sylvia'nın ailesini pek az tanıyorum,  ve daha fazlasını bilmem gerek. 

GELLBURG: Sylvia’nın dediğine göre babasını tedavi etmişsin. 

 

HYMAN: Vefatından kısa bir süre önce birkaç kez ziyaret ettim sadece. İyi insanlar. 

Sylvia’yı bu hâlde görmek beni çok üzüyor, anlıyor 

musun? 

 

GELLBURG: Bana doğruyu söyle, o deli mi? 

 

HYMAN: Ya sen Phillip? Peki ya ben? Öyle ya da böyle, hangimiz deli değiliz ki? Aradaki temel fark, bizim deliliğimizin hâlâ etrafta dolaşmamıza ve işimizle ilgilenmemize izin veriyor olması. Ama kim bilir? -Belki de en deli biziz. 

GELLBURG, alaycı bir ifadeyle sırıtır. Neden? 

 

HYMAN: Çünkü biz deli olduğumuzu bilmiyoruz, diğerleriyse biliyor. 

 

GELLBURG: Bilemiyorum...  

 

HYMAN: Neyse, konumuz bu değildi. 

 

GELLBURG: Ben deli olduğumu düşünmüyorum.  

HYMAN: Ben öyle bir şey demedim. 

 

GELLBURG: Ne demek istiyorsun o zaman? 

 

HYMAN, sırıtır:       Seninle konuşmak da hiç kolay değil hani.  

GELLBURG: Neden yahu? Anlamadığım zaman soruyorum işte. 

 HYMAN: Yani, sen de haklısın. 

GELLBURG: Ben böyleyim- bana ağzı laf yapan bir adam olduğum için para ödemiyorlar sonuçta. 

 

HYMAN: Emlak işinde miydin? 

 

GELLBURG:   Brooklyn Guarantee and Trust'ın Mortgage Departmanı'nın başındayım. 

HYMAN: Evet, hatırladım. Sylvia  söylemişti. 

 

GELLBURG: Mississippi'nin doğusundaki en büyük kredi kuruluşuyuz. 

 

HYMAN: Doğru ya. Gururunu kırmamaya çalışır. Size yaklaşımımı söyleyeyim; mümkünse onu tüm bu psikiyatri saçmalığından uzak tutmak istiyorum. Karşı olduğumdan falan değil de bazen biraz sağduyu ve biraz da anlayışla daha hızlı yol alınabileceğini düşünüyorum. Sadede gelebilir miyiz? 

Tuchas offen tisch, Yidiş biliyor musun? 

 

GELLBURG: Açık açık konuşalım diyorsun. 

 

HYMAN: Doğru. Boş konuşmaları bir kenara bırakalım da şu gerçeklerle bir yüzleşelim. Hiçbir fiziksel rahatsızlığı olmayan güçlü, sağlıklı bir kadın  aniden ayaklarının üzerinde duramaz hale geliyor. Neden? 

Hyman susar. Gellburg huzursuzca kıpırdanır. 

 

Seni utandırmak istemem. 

 

GELLBURG, öfkeli bir gülümsemeyle: Beni utandırmıyorsun. -Ne bilmek istiyorsun? 

 

HYMAN, söyleyeceklerini tartar ve söze girer: Bu tür vakalar genellikle cinsellikle ilgili sorunlardan kaynaklanır. Cinsel birliktelik yaşıyor musunuz?  

GELLBURG: Cinsel birliktelik mi? Evet, yaşıyoruz. 

HYMAN, hafifçe gülümseyerek: Ne sıklıkta? 

 

GELLBURG: Bunun konuyla ne ilgisi var ya? 

 

HYMAN: Seks bağlantılı olabilir, o yüzden. Cevap vermek zorunda değilsin. 

 

GELLBURG: Hayır, hayır sorun değil. Değişiyor diyebilirim, haftada iki ya da üç kez.  

 

HYMAN, şaşırarak: Güzel.  Tatmin olmuş görünüyor mu peki? 

 

GELLBURG, omuz silkiyor; düşmanca: Sanırım öyle, elbette. 

 

HYMAN: Aptalca bir soruydu, unut gitsin.  

GELLBURG, kızarır: Neden, bununla ilgili bir şeyden bahsetti mi?  

HYMAN: Hayır, Sylvia ile konuşmamızdan sonra aklıma gelmişti  

GELLBURG: Rudolph Valentino da değilim tabii ama... 

HYMAN: Rudolph Valentino da düşündüğün gibi değildir, merak etme. . -Onun korktuğunu söylemiştin. Neden korkuyor, bir fikrin var mı? 

GELLBURG, diğer konuyu kapattığı için rahatlayarak: Bence gazetelere o fotoğrafları koymaya başladıklarından beri korkuyor. Şu Nazi saçmalıklarının fotoğrafları. Onlara bakarken yüzünde tuhaf bir ifade vardı. Ve... Bilemiyorum, o fotoğraflar yayınlandıktan sonra onunla konuşmak iyice zorlaştı. 

HYMAN: ... Senin için daha da zor olmalı. 

 

GELLBURG: Evet. Şu gazete haberleri yüzünden öfkeli sanırım. 

 

HYMAN: Sen de öylesin herhalde. 

 

GELLBURG: Yani... Kabul edercesine başını sallar... genel olarak. -Bence bu tür fotoğrafları yayınlamamalılar. 

HYMAN: Neden ki? 

 

GELLBURG: Onlarla ölesiye korkuyor Sylvia 10 bin kilometre uzakta yaşanan bu olaylardan neden ne diye bu kadar etkilensin ki insanlar? Bu fotoğraflar New York'ta dolaşan Yahudi karşıtlarının aklına karpuz kabuğu düşürür en fazla, o kadar! 

Bir anlığına duraksarlar.

 

HYMAN: Bana nasıl düştüğünü anlat. Sinemaya mı gidiyordunuz? 

 

GELLBURG, derin derin nefes alır: Evet. Tam verandanın merdivenlerinden inmeye 

başlamıştık ki birdenbire... Zorlukla; sözünü keser. 

 

HYMAN: Üzgünüm ama ben... 

 

GELLBURG: ... Sylvia’nın bacakları birden bire boşaldı. Onu ayağa kaldıramadım. Çuval gibi yere yığılıyordu sürekli. Evin içine kucağımda taşımak zorunda kaldım. Sürekli özür diliyordu benden...! Ağlamaya başlar, sonra kendini toparlar . Daha fazla anlatamayacağım. 

HYMAN: Tamam tamam, sorun yok 

GELLBURG: Her zaman aklı başında bir kadın olmuştur. Yine gözleri dolar. Ne yapacağımı bilemiyorum. O benim hayatım. 

HYMAN: Onun için elimden geleni yapacağım Phillip, o harika bir kadın. - 

Neyse başka bir şey konuşalım. Tam olarak ne iş yapıyorsun? 

 

GELLBURG:  Genelde mülklere değer biçiyorum. 

HYMAN: İpotek verilip verilmeyeceğine mi karar veriyorsun? 

GELLBURG: Evet,  ne kadar verilecek, hangi şartlarda verilecek, bunlara da bakıyorum..  

HYMAN: Buhran etkiledi mi seni de? 

GELLBURG: 32'den 36'ya kadar olan dönemle kıyaslanamaz, o günlerde durmadan sağa sola haciz koyuyorduk.Yirmili yıllar gibi de değil elbette ama yuvarlanıp gidiyoruz işte. 

HYMAN: Sen de departmanın başındasın demek...  

GELLBURG: Benim üstümde sadece Bay Case var.  

HYMAN: Bay Case kim? 

GELLBURG: Stanton Wylie Case; kendisi genel müdür ve yönetim kurulu başkanı. Tekne 

yarışlarıyla ilgilenmiyorsun hiç galiba. 

 

HYMAN: Neden? 

 

GELLBURG: Yatıyla iki yıl önce America's Cup'ı kazandı. Hem de ikinci kez. Aurora’yı duymadın mı? 

 

HYMAN: Aaa, evet! Sanırım bir yerde okumuştum bunu. 

 

GELLBURG: Beni iki kez gemisine aldı. 

 

HYMAN: Gerçekten mi? 

 

GELLBURG, sırıtarak: O güverteye ayak basan tek Yahudi karşında duruyor. 

 

HYMAN: Hadi ya. 

 

GELLBURG: Hatta Brooklyn Guarantee'nin tarihinde orada çalışan tek Yahudiyim. 

HYMAN: Aa. 

 

GELLBURG: Evet evet, tarihi 1890'lara kadar dayanıyor. Muhasebecilik okulundan mezun olduktan sonra hemen yükseliverdim. Bana hep çok iyi davrandılar; harika bir firma. 

HYMAN: Sylvia da tekneye gelmiş miydi?.  

GELLBURG: Tabii ki hayır, sadece Bay Case, Bay Case’in birkaç arkadaşı ve mürettebat. 

Kadınlar yarış teknelerinde kötü şans getirir ya, hani. -Sezonun başında bazen Bayan Case'i alırlar tekneye.Tabii sadece öğleden sonraları... 


Hyman uzunca bir süre, gururlu bir duruş sergileyen Gellburg'a bakar ve onun başarısının çağrıştırdığı anılarla duruşunu özümser. Gellburg sonunda konuşur.. 

Nasıl oluyor da yürüyememesi ruhsal durumundan kaynaklanıyor anlamıyorum. 

 

HYMAN: Bu bilindışında gerçekleşen bir şey; mesela seni ele alalım; sadece siyah giydiğini fark ettim. Neden? 

 

GELLBURG: Liseden beri hep siyah giyerim ben. 

 

HYMAN: Öyle özel bir nedeni yok yani. 

 

GELLBURG, omuz silker: Oldum olası siyahı seviyorum, başka bir nedeni yok. 

 

HYMAN: Aynı şey işte; bunu neden yaptığını bilmiyor ama zihninin çok derin, gizli bir parçası onu bunu yapmaya yönlendiriyor. İkna olmadın mı? 

GELLBURG: Bilmiyorum. 

 

HYMAN: Sence bütün bunları bilinçli mi yapıyor?  

 

GELLBURG: İşimden dolayı siyahı hep sevmişimdir. 

 

HYMAN: Sana otorite mi kazandırıyor siyah? 

 

GELLBURG: Yani, tam olarak otorite sağlıyor diyemem, ama... ben liseden on beş yaşında mezun oldum ve şirkete girdiğimde sadece yirmi iki yaşındaydım. Bu yüzden biraz daha yaşlı görünmek istemiş olabilirim. Ama bilinçli bir tercihti benimkisi. 

HYMAN: Yani sence bunu bilerek mi yapıyor Sylvia? 

 

GELLBURG: -Bacaklarının hissizleşmesinden bahsetmiyorum da; kimse bile isteye böyle yapmaz, değil mi? 

 

HYMAN: Ben öyle düşünmüyorum. Ama neden bunu kendine yapmak istesin ki? 

 

GELLBURG, boşluğa bakar, sonra başını sallar: ... Şey belki... Birden susar. Bilemiyorum ya. 

HYMAN: Eğer bir fikrin varsa, konuşabiliriz. Ne söyleyecektin? 

 

GELLBURG: Nazilerin ona ulaşamasından korkuyor belki de. -Ama bu çok saçma.  

 

HYMAN: Felç olmak onu Nazilerden nasıl koruyacak ki? 

 

GELLBURG: Ben de öyle diyorum ya işte, çok saçma. 

 

HYMAN: Olsun, konuşalım -şu hayatta birçok şey saçma ama oluyor. -Sence felç olmak onu nasıl koruyabilir Nazilerden? 

 

 

GELLBURG: ... Öyle bir düşünceydi işte, nasılını bilmiyorum. Yani on bin kilometre uzaktalar sonuçta. 

HYMAN: Evet. Duraksar. Karını iyi tanımıyorum Phillip, eğer bana söyleyebileceğin bir şey varsa... yani... böyle bir şey yapmak için ne gibi bir nedeni olabilir? 

GELLBURG: Söyledim ya, bilmiyorum. 

 

HYMAN: Aklına hiçbir şey gelmiyor demek.  

GELLBURG, neredeyse kızarcasına: Aklıma hiçbir şey gelmiyor.  

HYMAN: Sylviayla ilgili aklıma gelen ilginç bir şeyi söyleyeyim.  

GELLBURG:           Neymiş o? 

HYMAN: Onunla konuşurken o kadar da mutsuz görünmüyordu. 

 

GELLBURG: İşte bak! -Ben de bundan bahsediyorum. Aynen öyle. Sanki... ne bileyim... bir şekilde bundan keyif alıyor gibi. 

HYMAN: Bu nasıl mümkün olabilir? 

 

GELLBURG: Benim hayatımı zorlaştırdığı için özür diliyor benden tabii.- Yemek yapma işi bende, çamaşır bende, bir sürü ev işi var. Bakkal ve kasap alışverişini bile ben yapıyorum… Hatta çarşafları bile ben değiştiriyorum.  

Bir şeyin farkına vararak konuşmayı keser. 

Hyman konuşmaz. Gellburg uzun bir süre duraksar. 

Yani bunu bana inat mı yapıyor? 

 

HYMAN: Bilmiyorum, sen öyle mi düşünüyorsun? 

 

GELLBURG, uzun bir süre bakar, sonra ayağa kalkar, belli ki çok rahatsız olur: Eve 

gitsem iyi olacak. 

 

HYMAN: Vaktin varsa birkaç konuda daha konuşmak istiyorum. 

 

GELLBURG: Çok yorgunum... 

 

HYMAN: -Bir oğlunuz var, değil mi?  

 

GELLBURG: Var, evet. Orduda topçu kendisi... Jerome, bir yüzbaşı. 

 

HYMAN: Barış zamanında Yahudi bir çocuğun orduya katılması şaşırtıcı. 

 

GELLBURG: Onun yaşındayken ben de girmek isterdim ama para kazanmam gerekiyordu. Ben doğduğumda annem ve babam elli yaşına giriyordu, bu yüzden onlara destek olmak zorundaydım. 

HYMAN: O zaman ordu senin fikrindi. 

 

GELLBURG: Öyle de denebilir. General MacArthur'un emrinde çalışmak için bir fırsatı var. General ara sıra onunla konuşuyormuş. Resmi olarak değil elbette ama... hani, samimiyetini gösterir bu. Ordudaki tek Yahudi yüzbaşı o. 

HYMAN: Yaa... 

 

GELLBURG: MacArthur Jerome’u çok seviyor. 

 

HYMAN, uzun bir süre duraksar: Karınızı neyin korkuttuğunu merak ediyorum. 

 

GELLBURG: Hiç bilmiyorum. 

 

HYMAN: Yarın Sylvia’yı gördükten sonra tekrar konuşalım. Ben hastalıklara alışılmadık bir bakış açısıyla yaklaşıyorum. Özellikle de ruhsal faktörler söz konusu ise. Bana göre ortada bir hastalık varsa, hastalanan tek bir kişi yoktur; iki kişi vardır, hatta üç kişi vardır. Kanserde bile hasta olanın tek bir kişi olduğundan şüpheliyim. Anlatabildim mi? 

GELLBURG, kendi düşünceleri içinde kaybolur: Gerçi, sormalı mıyım bilemiyorum. 

 

HYMAN: Sor lütfen. 

 

GELLBURG: Ailem göçmendi. Annem bana anlatırdı - bir hikaye miydi yoksa yaşanmış bir şey miydi bilmiyorum - ama sanırım Polonya'da bir yerdeydi.Böyle şeylere inandığımdan değil ama ölmüş birinin ruhu tarafından ele geçirildiği söylenen bir kadın varmış. 

 

HYMAN: Dybbuk. 

 

GELLBURG: Evet, o. Kadın aklını kaybetmiş sonra.  İnanabiliyor musun? Ruhu kadının vücudundan çıkarmak için bir haham getirmek zorunda kalmışlar.. Sence bu mümkün mü? 

HYMAN: Bence pek mümkün değil. Sence? 

 

GELLBURG: Bence de değil. Öyle aklıma geldi bu hikaye. 

 

HYMAN: Kötü ruhu Sylvia’nın içinden çıkarabilecek bir dua bilmiyorum ne yazık ki... 

 

GELLBURG: Bana karşı dürüst ol - Bunu atlatabilecek mi?  

HYMAN: Bana bir iyilik yapmanı istiyorum, olur mu?  

GELLBURG: Nedir? 

HYMAN: Alınmayacaksın, tamam mı? 

 

GELLBURG, gerginlikle: Neden alınayım ki? 

 

HYMAN: Sylvia ile daha fazla ilgilenmeni istiyorum. Gözlerini Gellburg’a dikerek. 

Yapabilir misin bunu? Onunla ilgilenmençok önemli. 

 

GELLBURG: Bunun için beni suçlamıyorsun, değil mi? 

 

HYMAN: Suçlamanın ne yararı var? -Şu andan itibaren, tuchas offen tisch, tamam 

mı? -Açık olacağız. Ayrıca... 

 

GELLBURG: Evet? 

 

HYMAN, hafifçe kıkırdayarak Öfkelenmemeye çalış. 

 

Gellburg döner ve dışarı çıkar. 

Hyman masasına döner, bazı notlar alır. Margaret girer. 

 

MAGARET: Rezil herifin teki. 

 

Hyman yazmaya devam eder, kafasını kaldırmaz. 

 

Tam bir diktatör. Büyükannemin cenazesine gittiğim zamanı hatırlıyorum da… Cenaze evinin kapısında öylece dikiliyordu ve mezarlığa giden araçlarda kimin kiminle oturacağını millete dikte ediyordu. "Sen onunla otur, sen şununla otur..." Sanki cenazenin sahibiymiş oymuş gibi. 

HYMAN: Neler var vizyonda? 

 

MARGARET: Beverly'de Ginger Rogers ve Fred Astaire var. Rialto'da Jimmy Cagney var ama o da başka bir gangster hikayesi. 

HYMAN: Sylvia’nın durumu konusunda içimde kötü bir his var. Psikoloji de bilmiyorum, neden bu işe girdim acaba? 

 

MARGARET: Neden girdiğini gayet iyi biliyorsun. 

n 

HYMAN: Off başlama yine. 

 

MARGARET: Başlayan sensin. 

 

HYMAN: Bayan Gellburg’a ilgi duymuyorum. 

 

MARGARET: Öyle mi? Ne zamandan beri? 

 

HYMAN: Onu tanımıyorum bile. 

 

MARGARET: Ne zamandan beri hastalarını tanımak zorunda hissediyorsun kendini? Sen uslanmazsın, Harry. Gösteriye gideceksek hemen çıkmalıyız. Fred Astaire'i izlemeyi tercih ederim. 

HYMAN: Buraya gel. Elini uzatır, onu kendine doğru çeker. Sen bir tanesin, Margaret. 

MARGARET: Bunun bana ne faydası varsa. 


 Hyman ayağa kalkar, Margaret’in yanına gelir ve boynunu öperek onu yavaş yavaş masanın üzerine yatırır. 


 

MARGARET: Lütfen bu işe karışma, Harry. 

 

HYMAN: İstersen, bu vakaya bakmasıiçin başka birini bulabilirim. 

 

MARGARET: Bunu yapmayacağını gayet iyi biliyorsun. 

 

Kadının eteğini kaldırır. 

  Harry yapma. Hadi ama. 

 

Eliyle eteğini düzeltir. Adam kadının göğüslerini öper. 

 

HYMAN: Sana bayılıyorum Margaret. 


   Sahne kararır.  


 

SAHNE II 

 

Yalnız viyolonselist yine melodisini çalmaktadır. Sonra ışıklar söner... Ertesi akşam. Gellburg’lerin evi. Sylvia Gellburg tekerlekli sandalyesinde oturmuş, gazete okumaktadır. Hemen yanında bir tekli koltuk durmaktadır. Kendisi kırklı yaşlarının ortalarında, etli butlu, yetenekli, sıcakkanlı bir kadındır. Açık saçları omuzlarına değmektedir, üzerinde gecelik ve bornoz vardır. 

Gazeteyi yoğun bir ilgiyle, adeta kaygılanarak okur, arada bir kafasını kaldırıp haberi zihninde canlandırır. 

Kendinden birkaç yaş küçük kız kardeşi Harriet içeri girer. Üzerinde baharlık bir elbise vardır, cüzdanı elindedir. 

 

HARRIET: Ne istersin, biftek mi tavuk mu? Ya da Phillip belki değişiklik olsun diye pirzola ister. 

SYLVIA: Sen zahmet etme lütfen, Phillip gider alışverişe.  

HARRIET: Neyin var senin? Ben gidiyorum işte, onun kafası yeterince meşgul.  

SYLVIA: Peki, biraz pirzola al o zaman.  

HARRIET: Sen ne istersin? Bir şeyler yemen lazım artık! 

SYLVIA: Yiyorum ya. 

 

HARRIET: Ne yiyorsun, bir parça salatalık mı? Bak, betin benzin atmış. Ayrıca gece gündüz gazete okumak da neyin nesi? 

SYLVIA: Dünyada neler olup bittiğinden haberdar olmak istiyorum. 

 

HARRIET: Şu doktora pek güvenmiyorum. Belki de bir uzmana görünmen lazım.  

SYLVIA: İki gün önce bir uzman getirdi Philip, Doktor Shermanmış adı. Mount Sinai'den.  

HARRIET: Gerçekten mi? Ee? 

SYLVIA: Haber bekliyoruz işte. Doktor Hyman'ı seviyorum ben. 

 

HARRIET:               Ailede hiç kimse böyle bir şey yaşamamıştı daha önce. 

 

   Yine de biraz his var bacaklarında, değil mi? 

 

SYLVIA, duraksar. Kafasını kaldırır: Evet... içeride bir yerlerde var sanki, ama üstten dokununca yok. Bacaklarına bakar. Kaslarımı sıkabiliyorum ama bacaklarımı oynatamıyorum. Kalçalarını sıvazlar. Ağrım var gibi. Sadece burası değil... Ellerini vücudunda gezdirir. Tüm vücudumda sanki... Tarif edemiyorum. Sanki yeni doğmuşum da... henüz dışarı çıkmak istemiyormuşum gibi. Derin, korkunç bir sızı gibi. 

HARRIET: Dışarı çıkmak istemiyor musun?! Ne diyorsun sen Allah aşkına?  

SYLVIA, Harriet'in asla anlayamayacağını bilerek hafifçe iç çeker: Şöyle güzel bir ördek bulursan onu al, yoksa da pirzola al gel. Ha, bir de teşekkürler Harriet, gerçekten çok naziksin. Gazetesine geri döner. 

 

HARRIET: Gazetede seni bu kadar etkileyen şey ne, bilmek isterdim. Bu normal değil, Sylvia, biliyorsun değil mi? 

 

SYLVIA, duraksar. Önüne bakar: Yaşlı adamları yerlerde süründürüyorlar ve diş fırçalarıyla kaldırımları temizletiyorlar. 

HARRIET: Kimleri? 

 

SYLVIA: Almanya'daki sakallı yaşlı adamları! 

 

HARRIET: Peki sen bununla neden bu kadar ilgileniyorsun? 

 

SYLVIA, durup düşünür: Gerçekten bilmiyorum. Tekrar duraksar. Büyükbabamı hatırlıyor musun? Yan tarafı eğri olan gözlüğünü? Gazetedeki yaşlı adamlardan biri onun tıpatıp aynısıydı, tel çerçeveli gözlüklerin aynısı onda da vardı. Bunu aklımdan çıkaramıyorum. Kaldırımda diz çökmüş iki yaşlı adam. Ve on beş yirmi kişi etraflarında çember olmuş, onların diş fırçalarıyla kaldırımı temizlemeleri gülerek izliyorlar. Resimde üç kadın var; ceketlerinin yakalarını kaldırmışlar; herhalde hava soğuk... 

 

HARRIET: Neden onlara kaldırımları temizletiyorlar ki?  

SYLVIA, sinirlenerek: Küçük düşürmek için!  

HARRIET: Yaa! 

SYLVIA: Nasıl bu kadar... bu kadar...? Çok ileri gitmeden keser. 

Harriet, lütfen... beni yalnız bırak, canım. 

HARRIET: Hiç normal değil bu. Murray de aynı şeyi söylüyor. Yemin ederim, dün gece eve geldi ve "Sylvia Almanları düşünmeyi bırakmalı" dedi. Biliyorsun, gazete haberlerini okumaya o da çok düşkündür. Sylvia önüne bakar. Bakalım iyi ördek bulabilecek miyim? Yoksa pirzola alacağım. Başka bir şey ister misin? 

SYLVIA: Hayır, teşekkürler.  

   HARRIET: Gidiyorum. Sylvia’nın görüş alanından çıkar. 

   SYLVIA: Tamam. 

 

Sylvia gazetesine geri döner. Harriet bir süre Sylvia'nın görüş alanının dışından endişeyle Sylvia’yı izler, sonra sahneden çıkar. Sylvia bir sayfa çevirir, gazeteye dalmıştır. Bir anda irkilip arkasına döner, Phillip tam arkasında dikilmektedir. Elinde küçük bir kâğıt torba vardır. 

 

SYLVIA: Aa! Geldiğini duymadım. 

 

GELLBURG: Belki uyukluyorsundur diye parmak ucunda yürüdüm... Zoraki bir  

şekilde gülümser. Sana turşu aldım. 

 

SYLVIA: Ne güzel. Ben belki sonra yerim. Sen ye. 

 

GELLBURG: Beraber yeriz. Zorlama bir kararlılıkla: Flatbush Caddesi'ndeki Greenberg'in önünden geçiyordum, birden turşuyu ne kadar sevdiğin aklıma geldi. Hatırladın mı orayı? 

SYLVIA: Çok naziksin, sağ ol. Flatbush Caddesi'nde ne işin vardı?  

GELLBURG: A&S'nin karşısında bir daire var. Muhtemelen haczedilecek. 

SYLVIA: Gerçekten mi? İyi insanlar mıydı acaba? 

 GELLBURG, omuz silker: İnsan insandır. Borçlarını ödemeleri için onlara iki uzatma hakkı tanıdım ama asla ödeyemeyecekler... Yapacak bir şey yok. Şakaklarını oğuşturur. 

 

SYLVIA: Erken geldin sanki? 

 

GELLBURG: Senin için endişelendim. Doktor geldi mi? 

 

SYLVIA: Aradı; testlerin sonuçlarını almış ama yarın daha müsait olduğu bir vakit benimle konuşmak için gelmek istiyor. Gerçekten çok iyi biri. 

GELLBURG: Günün nasıl geçti? 

 

SYLVIA: Bu olanlardan ötürü çok üzgünüm. 

 

GELLBURG: Daha iyi olacaksın, endişelenme. Yüzbaşı'dan bir mektup var. 

Ceketinin cebinden mektubu çıkarır. 

 

SYLVIA: Jerome’dan mı? 

 

GELLBURG, gururlanır: Okusana. 

 

Kadın okur; adam keyifle sırıtır. 

 

İşte senin oğlun. 

 

SYLVIA: Fort Sill mi? 

 

GELLBURG: Topçuluk dersi verecek! Fort Sill'de! Hem de sahra topçuluğu merkezinde. 

 

Sylvia aptal aptal bakar. 

 

Bu, Papa'ya ders vermek için Vatikan'a davet edilmiş gibi düşün. 

 

SYLVIA: Düşündüm. Mektubu katlar ve ona geri verir.  

PHILLIP, öfkesini dizginler: Bu tavrını anlamıyorum.  

SYLVIA: Ne var? Onun adına sevindim işte. 

PHILLIP:               Bana pek sevinmişsin gibi gelmedi. 

 

SYLVIA:               Buna asla alışamayacağım. Orduya kim katılır? Elinden hiçbir iş gelmeyen adamlar katılır. 

 

PHILLIP: Keşke insanlar, bir Yahudinin avukatlık, doktorluk ya da iş adamlığı dışında da meslek seçebileceğini görseler. 

SYLVIA: Tamam, bunda sorun yok. Ama neden bu kişi Jerome olmak zorunda? 

 

PHILLIP: Farkında değilsin galiba, Birleşik Devletler ordusundaki ilk Yahudi general olabilir. Onun annesi olmak bir şey ifade etmiyor mu sana? 

SYLVIA, biraz kızmıştır:   Gurur duyduğumu söyledim ya. 

 

GELLBURG: Üzülme. Endişeyle etrafına bakınır. Ayağa kalktığında yeni perdeleri asmana yardım edeceğim. 

SYLVIA Ben asacaktım da… 

 

PHILLIP: Ama bir aydan fazla süredir asılmayı bekliyorlar burada. 

 

SYLVIA: Başıma bu geldi işte, üzgünüm. 

 

PHILLIP: Kendini bir şeylerle meşgul etmelisin, anlatmaya çalıştığım bu Sylvia. Pes etmemelisin. 

 

SYLVIA, neredeyse bir duygu patlamasıyla: Özür dilerim, her şey için özür dilerim! 

 

PHILLIP: Lütfen üzülme, tamam, sözümü geri alıyorum! 

 

Bir anlığına susarlar.  

 

SYLVIA: Test sonuçlarımı merak ediyorum. 

 

Phillip sessiz kalır. 

 

Hani şu uzman doktorun yaptığı testlerin sonuçlarını. 

   PHILLIP: Dün gece Hyman’ı görmeye gittim. 

 

SYLVIA: Aa! Gittiğinden niye söz etmedin?  

PHILLIP: Bana söyledikleri üzerine düşünmek istedim biraz.  

SYLVIA: Ne söyledi ki? 

Phillip düşünceli bir şekilde onun yanına gider ve yanağına bir öpücük kondurur. 

 

SYLVIA, utanır ve biraz telaşlanır: Phillip! Anlam veremez, güler. 

 

PHILLIP: Bazı şeyleri değiştirmek istiyorum. Hayatımızla ilgili. 

 

Bir an kıpırdamadan durur, sonra Sylvia’nın sandalyesini kendi oturduğu tekli koltuğa yaklaştırır ve onun elini tutar. Sylvia buna ne anlam vereceğini bilemez ama elini de çekmez. 

 

SYLVIA: Ne söyledi Hyman? 

 

PHILLIP, onun elini okşar: Bir saniye, söyleyeceğim. Bir Dodge almayı düşünüyorum. 

 

SYLVIA: Dodge mu? 

 

GELLBURG: Sana araba kullanmayı öğretmek istiyorum. Böylece istediğin yere gidebilirsin, öğleden sonraları anneni ziyaret edebilirsin. Mutlu olmanı istiyorum, Sylvia. 

SYLVIA, şaşırır:      Ya. 

 

GELLBURG: Paramız var, pek çok şey yapabiliriz. Belki de 

Washington’a gideriz. Çok güçlü bir araba diyorlar Dodge için.  

 

SYLVIA: Ama hepsi siyah değil mi? Dodge’ların yani.  

GELLBURG: Hepsi değil. Yeşil olanlarından birkaç tane görmüştüm.  

SYLVIA: Yeşil sever misin? 

GELLBURG: Yeşil sadece bir renk. Alışılır. Chicago’ya da gideriz. 

 

SYLVIA: Hyman'ın ne dediğini söyle lütfen. 

 

GELLBURG, kendini hazırlar: Bütün bunların psikolojik olabileceğini düşünüyor. Yani, bir çeşit korkudan kaynaklanabileceğini. 

 

Sylvia dinlemeye devam eder. 

 

Bir şeyden mi korkuyorsun? 

 

   SYLVIA, yavaşça omuz silker, başını iki yana sallar: Ben... Bilmiyorum, sanmıyorum. Ne  

tür bir korku, ne demek istiyor? 

GELLBURG: O daha iyi açıklar tabii ama... savaş dönemlerinde böyle şeyler oluyormuş. Bazen askerler o kadar çok korkuyorlarmış ki geçici olarak kör oluyorlarmış. Buna savaş sendromu diyorlarmış. Kişi kendini daha güvende hissettiği zaman geçiyormuş. 

SYLVIA, bir an için düşünür: Peki Sinai’deki adamın yaptığı testler ne oldu? 

 

GELLBURG:   Vücudunda ters giden bir şey yokmuş. 

 

SYLVIA:               Ama bacaklarımı hissetmiyorum. 

 

GELLBURG: Çok korktuğun için olabilirmiş, öyle diyor Hyman.. 

Korkuyor musun? 

 

SYLVIA: Bilmiyorum. 

 

GELLBURG: Sana kendi fikrimi söyleyebilir miyim? 

 

SYLVIA: Söyle. 

 

GELLBURG: Bence hepsi bu Nazi meselesi yüzünden. 

 

SYLVIA: Ama gazeteler yazıyor işte. Yahudi dükkanlarına saldırıyorlar... Gazete okumayayım mı? Sokaklar cam kırıklarıyla kaplı! 

 

GELLBURG: Evet, ama sen de sürekli okumak zorunda değilsin... 

 

SYLVIA: Çok saçma. Gazete okuduğum için mi bacaklarımı oynatamıyorum yani?  

GELLBURG:       Doktor öyle demedi tabii ama merak ediyorum, acaba fazla mı...  

SYLVIA: Çok saçma. 

GELLBURG: Onunla yarın konuşursun. Duraksar. Sylvia’ya döner ve onun elini tutar, iyileşmesi için sabırsızlandığı bellidir. İyileşmek zorundasın, Sylvia. 

SYLVIA, onun kederli yüzünü görür ve gülmeye çalışır: Bu surat ne, ölüyor muyum yoksa? 

GELLBURG: Bunu nasıl söylersin? 

 

SYLVIA: Daha önce yüzünde hiç böyle bir ifade görmemiştim. 

 

GELLBURG: Hayır, hayır, hayır... Sadece endişeleniyorum. 

 

SYLVIA: Neler olduğunu anlamıyorum... Ağlamanın eşiğinde, başka tarafa döner. 

 

GELLBURG: Ben... Hiç fark etmemiştim... Birden ciddiyetle: … bana bir bakar mısın?  

 

Kadın adama döner; adam yere bakar. 

 

Sensiz ne yapardım bilmiyorum Sylvia. Yemin ederim. Ben… Büyük bir zorlukla: Seni seviyorum. 

 

SYLVIA, hayretle kahkaha atar: Ne oluyor acaba? 

 

GELLBURG: İyileşmek zorundasın. Eğer bir şeyi yanlış yapıyorsam değiştireceğim. 

Değişmeye çalışalım. Tamam mı? Ve sen de doktorların sana söylediklerini yapmalısın. 

SYLVIA: Ne yapabilirim ki? Yerimden kalkamıyorum ama bana hiçbir sorunum 

olmadığını söylüyorlar. 

 

GELLBURG: Bak... Bence Hyman çok zeki bir adam... Kadının elini kaldırıp parmak boğumunu öper; utanır ve gülümser... Konuşurken aklıma bir şey geldi; belki onunla oturup üçümüz, her şeyi konuşabiliriz... yani... her şeyi işte. 

 

Duraksar. 

 

SYLVIA: Artık bir önemi yok Phillip. GELLBURG, utanarak sırıtır: Nereden biliyorsun? Belki...  

SYLVIA: Bunun için artık çok geç. 

GELLBURG, konuşmaya başladığı anda korkuya kapılır: Neden? Neden çok geç ki? 

 

SYLVIA: Hâlâ bunu dert ediyor musun? Şaşırdım doğrusu. 

GELLBURG: Dert etmiyorum da, sadece ara sıra düşünüyorum işte.  

SYLVIA: Artık çok geç canım, artık pek önemi yok. Elini geri çeker. 

Duraksar. 

 

GELLBURG: İstersen bunu şimdi tartışmaya hazırım. 

 

SYLVIA: Tartışacak ne var ki? O iş bitti, artık bir önemi yok, yıllardır öyle. 

 

GELLBURG: ... Pekâlâ. Ama eğer istersen… 

 

SYLVIA: Bu konu hakkında konuştuk, Haham Steiner ile bu konuyu iki kez konuştuk, ne faydası oldu? 

 

GELLBURG: O günlerde hâlâ bunun kendiliğinden geçeceğini düşünüyordum. Çok gençtim, böyle şeylere aklım ermiyordu. Bir anda oluverdi, ben de geçer diye düşündüm. 

 

   SYLVIA: Üzgünüm Phillip, ama bir anda oluvermedi. 

 

Sessizlik olur ve Phillip gözlerini Sylvia’dan kaçırır. 

 

SYLVIA: Benimle evlendiğine pişmansın. 

 

GELLBURG: "Pişman" falan değilim... 

 

SYLVIA: Pişmansın canım. Çekinme söyle. 

Uzun bir sessizlik olur. 

 

GELLBURG:   Sana doğruyu söyleyeceğim. O günlerde ayrılsak çok da koymazdı bana. Bunu kabul ediyorum. 

 

SYLVIA: Bunu biliyordum zaten. 

 

GELLBURG: Ama yıllardır böyle düşünmüyorum. 

 

  SYLVIA: Ben buradayım. Kollarını iki yana açar, gözlerinde oldukça alaycı bir ifade vardır. İşte buradayım, Phillip! 

 

GELLBURG, gücenir: Bunu söyleme şeklin hiç hoş değil. 

 

SYLVIA: Ne hoş değil? Ben buradayım; uzun zamandır buradayım.  

GELLBURG,  öfkesine hakim olamaz: Sana bir şey söylemeye çalışıyorum burada!  

SYLVIA, şimdi açıkça onunla alay ediyordur: Ama ben de buradayım dedim işte! 

Sylvia konuşurken Phillip, sanki bir kaçış  

yolu ya da çözüm yolu bulmaya çalışır gibi  etrafta dolanır. 

Annemin hatırı için buradayım. Jerome'un hatırı için buradayım. Kendim dışında herkesin hatırı için buradayım. Buradayım, buradayım işte! Ve şimdi nihayet yaşlandığımda mı bu konu hakkında konuşmak aklına geliyor? Gerçekten mi? Söylememi ister misin? Söyle canım, ne söyleyeyim? Ne söylememi istersen onu söylerim. Ne söyleyeyim? 

GELLBURG, aşağılanmış ve suçlu hisseder: Ayağa kalkmanı istiyorum. 

 

SYLVIA: Kalkamıyorum. 

 

Phillip, Sylvia’nın ellerini tutar. 

 

GELLBURG: Yapabilirsin. Haydi bakalım. Ayağa kalk. 

 

SYLVIA: Yapamam! 

 

GELLBURG: Ayağa kalkabilirsin, Sylvia. Şimdi bana yaslan ve ayağa kalk. 

 

Phillip, Sylvia’yı ayağa kaldırır; sonra kenara çekilip onu bırakır; Sylvia yere yığılır. Phillip, onun başında durur. 

 

Ne yapmaya çalışıyorsun? Dizlerinin üzerine çöküp yüzüne doğru bağırır: Ne yapmaya çalışıyorsun, Sylvia?! 

Sylvia artık karşısındaki adamı tanıyamıyordur; dehşet içinde adamın yüzüne bakar. 

 

Sahne kararır. 




SAHNE III 

 

 

Yalnız çellistt çalar. Ardından ışıklar söner. 

 

Dr. Hyman'ın ofisi. Hyman binici kıyafetleri giymiştir. 

Harriet Hyman’ın masasının yanında oturmaktadır. 

 

 

HARRIET: Ah zavallı kız kardeşim. Oysaki her şeye sahipler! Ama böylesine felçliyken aklı başında nasıl olabilir ki? 

HYMAN: Hissizleşmesi tamamen rastgele bir düzende, sinir yollarını takip etmiyor; sadece uylukların ve baldırların bir kısmı etkileniyor, fizyolojik bir hastalığı yok. 

 

HARRIET, korkarak, ürkerek: Nasıl? -O aramızda en zeki olandır. 

HYMAN: Bununla hiçbir ilgisi yok. Şimdi beni bir dinle; onu daha iyi tanımaya çalışıyorum ve bunun için sana birkaç şey sormam gerek, anlaştık mı? 

HARRIET: Biliyor musun, onunla senin ilgilenmene minnettarım, kocam da aynı şeyi söylüyor. 

HYMAN: Teşekkür ederim... 

 

HARRIET: Muhtemelen hatırlamazsın ama bir keresinde kuzenimiz Roslyn Fein 

ile çıkmıştın. Senin harika biri olduğunu söylemişti. 

 

HYMAN: Roslyn Fein mı? Ne zaman? 

 

HARRIET: Tarçın bakırı uzun saçlı? Sana tutulmuştu. 

 

HYMAN, memnuniyetle: Ne zaman oldu bu? 

 

HARRIET: Sanırım yirmi beş sene  evvel,  New York Üniversitesi’ndeyken. Sana bayılırdı; cidden, senin harika biri olduğunu söylerdi. Bilerek güler. Onu Coney Island'a yüzmeye falan götürürmüşsün. 

HYMAN, onunla birlikte güler: Ah. Ona selamımı söyle. 

 

HARRIET: Onu pek göremiyorum, Florida'da yaşıyor. 

 

HYMAN, devam eder: Bana Sylvia'dan bahsetmeni istiyorum; -yere yığılmadan önce, herhangi bir şok belirtisi var mıydı, ya da... 

HARRIET: Bildiğin gibi, sinemaya gidiyorlardı ve birden...  

 

HYMAN: Ondan öncesinden bahsediyorum- hiç korkmuş gibi görünüyor muydu? Onu tehdit eden bir şey mi vardı? 

HARRIET bir an düşünür, omuz silkip başını iki yana sallar: Dinle, sana komik bir şey söyleyeceğim -bunu söylemeli miyim bilmiyorum, ama bana bazen... mutlu diyecektim, ama daha çok... bilmiyorum... halinden memnun gibi görünüyor. Yani çöküşten beri. Sizce de öyle değil mi? 

HYMAN: Onu önceden pek tanımıyordum ama ne demek istediğini anladım. 

 

HARRIET: ... Arada bir, sanki bu halde  olmak istiyor diye düşünüyorum. 

HYMAN: Hımm. 

 

HARRIET: Nasıl yani?  

 

HYMAN: Bilmiyorum. -Peki ya bu Nazilere olan  ilgisi?  Sana bu konudan hiç bahsetti mi? 

HARRIET: Sadece son birkaç haftadır falan söyleyip duruyor. Birdenbire... Anlamıyorum, onlar Almanya'da, nasıl bu kadar korkabilir, okyanusun ötesinde değiller mi? 

HYMAN: Evet. Ama bir bakıma öyle değil. Başını iki yana sallayarak bakar, kaybolmuştur. 

HARRIET: Nasıl yani? 

 

HYMAN: ... Sylvia çok hassas; o fotoğraflardaki insanları gerçekten görüyor. 

Onun için canlılar. 

 

HARRIET, aniden gözyaşlarına boğulur:Ah zavallı kardeşim! 

 

HYMAN: Peki bana Philip'ten bahset. 

 

HARRIET: ... Bak...Bana söyleyebilirsin… Kardeşim deli mi? 

 

HYMAN: Kardeşin iyileşecek. Bana Philip’ten bahset. 

 HARRIET: Philip mi? Omuz silker. Philip, Philip işte. 

HYMAN: Sever misin onu? 

HARRIET: Yani, o benim kayınbiraderim... Şahsen mi demek istiyorsun? 

 

HYMAN: Evet. 

 

HARRIET, yalan söylemek için derin bir nefes alır: ... Çok tatlı biri tabii, ama aniden dönüp sizinle sanki uzun kulaklarınız ve dört bacağınız varmış gibi de konuşabilir. Erkekler -ona saygı duymadıklarından değil- ama ellerinden gelse onunla iskambil bile oynamazlar. 

HYMAN: Gerçekten mi? Neden? 

 

HARRIET: Allah muhafaza, bir fikriniz olsun- ağzınızı açtığınız an  size o Cumhuriyetçi bakışını bir atar beyniniz durur adeta. Onu sevmediğimden değil de... 

HYMAN: Peki Sylvia ile nasıl tanıştılar? 

 

HARRIET: Sylvia, Long Island City'deki Empire Steel'in baş muhasebecisiydi. 

 

HYMAN: Herhâlde çok gençti.  

 

HARRIET: Yirmi yaşındaydı; liseyi yeni bitirip yaklaşık bir yıl içinde 

 baş muhasebeciliğe yükselmişti. Kocamın dediğine göre Tanrı Sylvia'ya akıl, bize de koca ayaklar vermiş! Philip çalıştığı şirket adına  ipotekleme işini üstlenince Sylvia da ona  tüm hesapları açıklamak zorunda kalmıştı - Philip "Onun rakamla içli dışlı olmasına  aşık oldum!" derdi. 

HYMAN: Demek espri anlayışı var. 

 

HARRIET: ... Neden yalan söyleyeyim ki? -Bence biraz budala. 

Sanki işin Yahudi kısmından hiç vazgeçmiyor. 

 

HYMAN: ...Öyle olmamayı tercih ederdi. 

 

HARRIET: ...Bak, o benim için tamamen bir gizem. Onu anlamıyorum asla anlayamayacağım da . 

 

HYMAN: Peki evlilikleri nasıl? Söz, bu sadece ikimizin arasında kalacak. 

 

HARRIET: Ne diyebilirim ki, evlilik işte. 

 

HYMAN: Ve? 

 

HARRIET: Bu konuda konuşmamalıyım. 

 

HYMAN: Peki hiç ayrıldılar mı? Söylemekten çekinme lütfen ağzım sıkıdır. 

 

HARRIET: Yoo, asla! Ne diye  ayrılsınlar ki? 

 

HYMAN: Çok sorunlu bir evliliğe benziyor. 

 

HARRIET: Evet, ama Phillip harika bir koca. Onun için depresyon diye bir şey  yok, biliyorsun. Hem ayrılıkları  annemizi resmen öldürürdü, kendisi  Phillip'e tapıyor, Ayrılıklarının üstesinden asla gelemezdi. Hayır, hayır, söz konusu bile olamaz, Sylvia o tür bir kadın değil, gerçi... Birdenbire susar. 

HYMAN: Evet? 

 

HARRIET: ... Sanırım herkes bunu biliyor, bu yüzden... Bir nefes alır. Sanırım bir keresinde çok yaklaşmışlardı ayrılmaya; bifteği Sylvia’nın yüzüne fırlattığında. 

 

HYMAN: Ne! Ona biftek mi fırlattı? 

 

HARRIET: Fazla pişmişti. 

 

HYMAN: Fırlattı derken? 

 

HARRIET: Bildiğin tabaktan aldı ve yüzüne fırlattı. 

 

HYMAN: Sonra ne oldu? 

 

HARRIET: Eğer annem aralarını  düzeltmeseydi ne olurdu bilmiyorum. 

 

HYMAN: Peki ya sonra? -Barıştılar mı? 

 

HARRIET: Evden çıkıp ona o muhteşem kunduz derisi ceketi aldı. 

Bütün evi yeniden boyadı ve bildiğin üzere cebinde akrep vardır, yani, bu onun için zor oldu. Sana ne desem bilemiyorum. -Neden? Sence onu bu şekilde korkutmuş olabilir mi? 

HYMAN, tereddüt eder: Henüz bilmiyorum. Her şey çok garip. 

 

Harriet'in yüzü düşer ve başını 

iki yana sallamaya başlar ardından da gözyaşlarına boğulur. 

Hyman yanına  gelir ve kolunu ona dolar. 

 

HYMAN: Ne oldu? 

 

HARRIET: Hayatı boyunca herkesi sevmekten başka bir şey yapmadı! 

 

HYMAN, elini tutmak için uzanır: Harriet. 

 

Harriet, Hyman’a bakar. 

 

Bana ne söylemek istiyorsun? 

 

HARRIET: Bunun hakkında konuşmak doğru mu bilemiyorum. Ama tabii ki 

yıllar yıllar önce.... 

 

HYMAN: İnan bana her şey aramızda kalacak. 

 

HARRIET: Şey... Myron Amca hayattayken her yılbaşında yeni yıl partisi için hepimiz onun bodrum katına inerdik. On beş, on altı yıl öncesinden bahsediyorum. O şimdi rahmetli oldu tabii de, Myron, ama... o... hani... Küçük bir kahkahayla... biraz latifeci biriydi; her zaman ayakkabı kutusunu..., bilirsin işte kartpostallarla doldururdu. 

HYMAN: Yani... 

 

HARRIET: Şu Fransız şeyleriyle. Bilirsin işte , çıplak kadınlar ve büyük şeyli adamlarla… Böyle... Salam gibi aşağı sarkmışlar… Sonra herkes o kartpostalları birbirine gösterirdi ve gülmekten kırılırdık. Her yeni yılda aynı şeyi yapardık. 

Ama bu sefer, , Phillip... Bir anda... Yani sonra barıştılar tabii ama... 

 

HYMAN: Ne oldu ki? 

 

HARRIET: Sylvia kahkahalar atarken adam kartpostalı elinden kaptı ve onu resmen merdivenlerden itti... kafasında bir yarık oluştu. Herkes şoka uğradı, aklını kaçırmış gibiydi, öylece kalakaldık. Arkasını dönüp bağırarak -yani bayağı bağırarak- hepimizin bir avuç geri zekâlı, aptal olduğunu ve Tanrı bilir daha neler söyledi ve onu merdivenlerden itti. Yani bu sadece bir şakaydı yahu! Yani, Yılbaşı olduğu için falan... Nefesini tutar. Aylarca kimse Philip’in yüzüne bile bakmadı diyebilirim. Çünkü apartmandaki herkes Sylvia'ya bayılır.. 

HYMAN: Bunu yapmasına sebep olan şey neydi? 

 

HARRIET, omuz silker: ... Bazı erkekleri dinlersen -ama tabii ki bu apartmadaki bazı kirli zihinleri... arka bahçeye yayarsanız iki metre yüksekliğinde domates de  elde edersin. 

HYMAN: Neden? -Ne dediler ki? 

 

HARRIET: Bu kadar sinirlenmesinin sebebi... bilirsin işte... 

 

HYMAN: Cidden mi? 

 

HARRIET: ... Bu yüzden kartpostallara çok sinirlendi. Kadıncağızı tutup bir ittti! ...bam! Şiddetle hareket eder, yüzü öfke doludur. 

Tırabzanı kırdı, sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyor. 

 

HYMAN: Ama barıştılar demek. 

 

HARRIET: Bak, doğrusunu söylemek gerekirse  - kulağa saçma gelebilir ama... 

 

HYMAN: Evet? 

 

HARRIET: Bazen misafirleri  geldiğinde ve Sylvia konuşturken Philip’e bakıyorum; köşede sessizce oturuyor ve Sylvia’yı izlerken adamın yüzündeki ifade neredeyse kalbinizi kırar. 

HYMAN: Neden? 

 

HARRIET: Ona tapıyor! 

 

 

Sahne kararır. 



PERDE II 

 

SAHNE I 

 

   Çellist melodisini çalar ve sahneden ayrılır. 

 

Dr. Hyman'ın ofisi. Gellburg içeri girer, oturur. Hemen ardından Margaret elinde bir fincan sıcak çikolata ile gelir ve fincanı Gellburg’a uzatır. 

GELLBURG: Sıcak çikolata mı bu? 

 

MARGARET: Evet, çok severim, sinirlerimi yatıştırır. Kilo mu verdiniz siz? 

 

GELLBURG, Kadının merakı sinirini bozar: Biraz verdim galiba. 

 

MARGARET: Hep böyle iç çeker misiniz? 

 

GELLBURG: İç mi çekiyorum? 

 

MARGARET: Herhalde bunu yaptığınızın farkında bile değilsiniz. Kalbinizi Harry’e bir kontrol ettirin. 

GELLBURG:    Hayır, hayır, iyiyim ben. İç çeker. Oldum olası böyleyimdir. Neden? Bu bir hastalık belirtisi mi? 

 

MARGARET: Büyük ihtimalle önemli bir şey değildir; ama yine de Harry'ye bir sorun. Hastasıyla işi bitti, birazdan sizinle ilgilenir. -Anladığım kadarıyla karınızın durumunda bir değişiklik yok. 

GELLBURG: Hayır, durumu hala aynı. Sabırsızca fincanı Margaret’e uzatır. Bunu içemeyeceğim. 

 

MARGARET: Hiç yemek yiyor musunuz? 

 

GELLBURG, aniden tavrını değiştirir: Ben buraya Bay Hyman’la konuşmaya geldim.  

 

MARGARET, sert bir tonla: Ben size iyilik olsun diye söyledim! 

 

GELLBURG: Kusura bakmayın. Biraz sinirliyim, kötü bir şey söylemek... 

 

Hyman içeri girer ve Margaret irkilir. Kadın aşağılanmış hissederek  odadan çıkar. 

Hyman öfkeyle onun gidişini izler. 

 

HYMAN: Özür dilerim. Kötü bir niyeti yok aslında. 

 

Gellburg sessizce başını sallar, kızgınlığı geçmemiştir. 

 

HYMAN: Söz, bir daha olmayacak. Yerine oturur. Yine de itiraf etmeliyim ki, çok iyi bir teşhis yeteneği var. Kadınların sezgileri bazen daha kuvvetli oluyor. 

GELLBURG: Affedersiniz ama ben buraya onunla konuşmak için gelmedim. 

 

HYMAN: Hadi ama  Phillip, sakin ol. Bir daha olmayacak dedim ya. Sylvia ne 

yapıyor? 

 

GELLBURG, kendini toparlaması biraz zaman alır: Bilmiyorum... Bilmiyorum... Ne 

yaptığını bilmiyorum. 

 

Hyman bekler. Gellburg'un yüzünde acı çeken bir ifade vardır; şimdi kendini toparlamış gibidir ve mağrur bir edayla doktora bakar. 

Tavsiye ettiğin şeyi yapmaya karar verdim. -Ona daha fazla sevgi göstermem gerektiğini konuşmuştuk ya. 

 

HYMAN: ... Evet? 

 

GELLBURG: Ben de onunla şey yapmaya karar verdim. 

 

HYMAN: ... Seks mi? 

 

GELLBURG: Yok, yemek. Tabii ki seks! 

 

Gellburg’un aniden çıkışması Hyman'ı şaşırtır,  Hyman özür dileyen bir tavırla konuşur. 

 HYMAN: Phillip, ben sadece bazı şeyleri netleştirmeye çalışıyorum -yani     yaptınız mı yoksa yapacak mısınız? 

 

GELLBURG, uzunca bir duraksar; devam etmek istediğinden emin değil gibidir, sonra kendini ve düşüncelerini toparlar: Aslında, biz... birlikte olmadık. Oldukça uzun bir süredir. Düzeltiyorum: Özellikle de bu son olaydan beri. 

HYMAN: Evet. Son iki haftayı kastediyorsun galiba. 

 

GELLBURG: Evet. Büyük rahatsızlık duyar. Aslında daha da uzun zaman oldu. 

 

HYMAN: Anlıyorum. Ama ne zamandır sevişmediklerini sormaktan vazgeçer. Duraksar. 

 

GELLBURG: Ben de belki ona bir yardımı dokunur diye düşündüm... Anlarsın ya hani.  

HYMAN: Evet, tensel temasın yardımcı olacağını düşünüyorum. İyi etmişsin. 

GELLBURG, bir an kararsız kalır: Evet. 

   HYMAN: Aslında, açık konuşmak gerekirse Phillip, -seninle açık konuşmamı istersin, değil mi? 

 

  GELLBURG: Evet, tabii. 

 

HYMAN: Nazilere duyduğu tüm bu korku kendisini aşırı derecede savunmasız hissetmesinden mi kaynaklanıyor, merak ediyorum; yani beyninin derinlerinde bir yerde. Sanki rüya görüyorsun, rüyada öldürülmek üzeresin ve hareket edemiyorsun, anlatabiliyor muyum? Seni suçlamıyorum Phillip, ama... sevildiğini hissetmeyen bir kadın yolunu kaybedebilir, anlıyor musun? - Bir sorun mu var? Bir gariplik olduğunu hissetmiştir. 

GELLBURG: Neden sevildiğini hissetmesin ki? Ben onu seviyorum. 

 

HYMAN: Sevdiğini biliyorum... 

 

GELLBURG: Sevilmediğini mi söylüyor yoksa? 

 

   HYMAN: Yo hayır. Ben onun belki de böyle hissetmiş olabileceğini söylüyorum.. 

 

GELLBURG: Bak... Bir an söylemeye çekinir. Aklıma bir şey geldi... Duraksar. Acaba beni biriyle görüştürebilir misin? 

 

HYMAN: Kendin için mi? 

 

GELLBURG: Bilmiyorum gerçi; o doktorların ne yaptıklarını pek anlamıyorum. 

 

HYMAN: -Seni rahatsız eden bir şey varsa onlarla konuşuyorsun. 

Eğer ayarlamamı istersen, hastanede çok iyi bir doktor tanıyorum. 

 

GELLBURG: Belki daha sonra, sana haber veririm. 

 

HYMAN: Tabii. Azıcık duraksar. Bir şey mi oldu? 

 

GELLBURG: Karın çok iç çektiğimi söylüyor. Bunun bir anlamı var mı? 

 

     HYMAN: Stresten olabilir. Vaktin olduğunda gel, sana bir bakayım. Neyin var? 

 

GELLBURG, bir şey konuşmaya çekinir gibi: Karımı artık tanıyamıyorum. Sanki bambaşka biri gibi. 

 

HYMAN: Neden? 

 

GELLBURG: Dün gece geç kaldım- bütün öğleden sonra Jersey'de olmam gerekiyordu, orada işim vardı- o ise mışıl mışıl uyuyordu. Ben de kendime spagetti yaptım. Genelde o benim için hep bir şeyler hazırlar. 

HYMAN: Yemek yapabiliyordu değil mi? 

 

GELLBURG: Sana söylemiştim, tekerlekli sandalyeyle mutfakta gayet iyi dolaşıyor. 

Flora, hizmetçimiz,  sabahları alışveriş yapıyor.. Gerçi ben evden çıkınca o da çıkıp dolaşıyor mu diye merak etmiyor değilim. 

HYMAN: Sylvia mı? -Ciddi misin? 

 

GELLBURG, sırıtarak: Bütün bunların bana karşı olduğunu biliyorsun. 

 

HYMAN, telaşlanır: Bir saniye, Phillip. 

 

GELLBURG: Numara yapıyor, Hyman, Bundan eminim. 

 

HYMAN: Derisine iğneler batırdık ama hiç tepki vermedi... Numara yapıyor olması oldukça zor -hatta imkansız. -Sylvia felç oldu Phillip,  numara falan yapmıyor. Gerçekten acı çekiyor. 

GELLBURG, Hyman'ı göz ucuyla süzer : Onu muayene ederken ne konuşuyorsunuz? 

 

HYMAN, omuz silker, önemsemeyerek : Yürümesi gerektiğinden bahsediyoruz, hepsi bu. Neden? 

 

GELLBURG: Benim hakkımda ne diyor?  

HYMAN: Doğruyu söylemek gerekirse, çok az şey.  

GELLBURG: Bu olayın beni ne hale getirdiğinin farkında mı? 

HYMAN: Sana karşı büyük bir sorumluluk hissediyor Phillip, inan bana Sylvia seni önemsiyor. Bunu kasıtlı yapmıyor. O  sadece çaresiz. 

GELLBURG, bir an için rahatlamış gibi görünür ve Hyman'ın yüzünü bir an için inceler, hafifçe başını sallar: Biliyor musun, Sylvia sanki onun içini görüyormuşsun gibi konuşuyor. 

HYMAN: Keşke görebilsem. 

                   

 

GELLBURG: Sana çok güveniyor. Onunla ne konuşuyorsun? 

 

HYMAN: Sana söyledim ya Phillip; nereye varmak istediğini anlamıyorum. Takındığın tavır hoş değil... 

 

GELLBURG, sertçe: Lütfen bana nasıl bir tavır takınacağımı söyleme. 

 

Sessizlik. 

 

HYMAN:                   Bak, eğer bana... 

 

GELLBURG: Sana güveniyorum. Başka biriyle bu şekilde konuşabileceğim aklımın ucundan geçmezdi.   

 

Duraksar. 

 

HYMAN: Neler oluyor, bana anlatabilir misin? 

 

Gellburg hâlâ içine kapanıktır. 

 

GELLBURG, aniden kalkacak gibi olur: Ona olanlara                                    dayanamıyorum. 

 

HYMAN: Neler yaşadığınızı az çok biliyorum, senin adına üzülüyorum. 

 

GELLBURG: Artık sağımı solumu şaşırdım. Her gece bir saat uyuyorum, yatakta dönüp duruyorum. İç çeker, nefessiz kalmış gibi görünür. 

HYMAN: Keşke aklından geçenleri bana söylesen, ha? Bil ki söylediğin her şey aramızda kalacak. 

 

GELLBURG: İlk konuştuğumuzda bana haftada kaç kez... diye sormuştun. 

 

HYMAN: Evet. 

 

GELLBURG: Bunu neden sordun? 

 

 HYMAN: Önceden de açıkladığım gibi, bu tür vakalarda cinsellik bir etken olabiliyor. 

 

GELLBURG, başını hafifçe aşağı yukarı sallar. Bazen sorun yaşıyorum. 

 

HYMAN: Öyle mi? 

 

GELLBURG: Evet. 

 

HYMAN: Bu oldukça yaygın, biliyorsun değil mi? 

GELLBURG, rahatlar: Sık sık öyle hastalar geliyor mu?  

HYMAN: Çok sık, evet. 

GELLBURG, çekingen bir gülümsemeyle:           Hiç senin başına geldi mi?  

HYMAN, şaşırır:Benim mi? Elbette, birkaç kez benim de başıma geldi. Peki bu sorun yeni mi başladı? 

GELLBURG: Şey... evet. yeni başladı ama... susar ve bir el hareketiyle geçmişte de başına geldiğini ima eder. 

 

HYMAN: Anlıyorum. Stres altındayken de olur, biliyorsun değil mi? 

 

GELLBURG: Haklısın. 

 

 HYMAN: Bu kadar kafana takma, sonuçta dünyanın sonu değil, - sen hala genç bir adamsın. Bunu bir okyanus gibi düşün, dalgalar çekilir ama sonra gene kıyıya vurur. Ama aklında olsun, Sylvia seni seviyor ve seni istiyor. 

Gellburg gözlerini fal taşı gibi açar. 

 

Bunu biliyorsun, değil mi? 

 

GELLBURG, bir anlığına sessizce başını aşağı yukarı sallar. Baldızım Harriet, yıllar önce sahilde çok canlar yaktığını söylüyor. 

 

HYMAN: Yıllar önceydi, evet. 

 

GELLBURG: Bu durum birlikte olduğum tek kişi Sylvia olduğu için mi başıma geliyor diye merak ediyorum. 

 

HYMAN: Bunun ne ilgisi var? 

 

GELLBURG: Tam olarak bilmiyorum ama –bu düşünce resmen beynimi kemirip duruyor..  bilmiyorum belki ben ona yetemedim. 

 

HYMAN: Herkes böyle düşünür Phillip. 

 

GELLBRG: Öyle mi cidden? 

 

HYMAN: Kaç kadınla birlikte olduğunun bir önemi yok. 

 

GELLBURG: Gerçekten mi? 

 

HYMAN: Bak, aslında bazı erkekler kendilerine güvendikleri için değil, 

kaybetmekten korktukları için çok sayıda kadınla birlikte olurlar. 

 

GELLBURG, şaşırır: Vay be! Aklımın ucundan bile geçmezdi. -Doktorlar  ne tuhaf vakalarla karşılaşıyorlar. 

HYMAN: Herkes bir şekilde tuhaftır. Tam olarak ne oldu?...  tabii anlatmak istersen. 

 

GELLBURG: Pekâlâ... İç çeker. Yatağa girdim. Sylvia mışıl mışıl uyuyordu... Duraksar, sonra devam eder. Kendimi hiç böyle hissetmemiştim. Ona karşı büyük bir istek duyuyordum. Uyurken daha da güzel oluyor. Onu öptüm. Dudaklarından. Uyanmadı. Hayatımda hiç onu bu kadar arzulamamıştım. 

Uzun bir sessizlik. 

HYMAN: Sonra ne oldu? Şey yaptın mı? 

 

Gellburg susar. 

 

GELLBURG: ... Evet. 

 

HYMAN, Gellburg'un tuhaf  bir şekilde tereddüt ettiğini  fark eder:... Nasıl bir tepki verdi? - Uzun zamandır birlikte olmadığınızı söylemiştin. 

GELLBURG: Evet. 

 

HYMAN: Ee, peki ne tepki verdi? 

 

GELLBURG: O... doğru sözcükleri bulmaya çalışır... yüksek sesle iç çeker. Aklıma bana söylediğin şey geldi –ona sevgi göstermekle ilgili; bir an onu felçli olmaktan kurtardığımı hissettim. Neredeyse emindim de. Sanki yıllardır tanıdığım kadın gitmiş yerine başkası gelmişti. 

HYMAN: E harika. Bacaklarını oynattı mı peki?  

GELLBURG, bu soruya hazırlıksız yakalanır:  Yani...  oynattı herhalde. 

HYMAN: Oynattı mı, oynatmadı mı? 

GELLBURG: O kadar heyecanlıydım ki fark etmedim ama muhtemelen oynatmıştır. 

 

HYMAN: E tamam harika işte, neden bu kadar üzgünsün o zaman? 

 

GELLBURG: Bırak da bitireyim, dahası var. 

 

HYMAN: Pardon, devam et lütfen. 

 

GELLBURG: -Bu sabah ona kahvaltı götürdüm ve -şey hakkında-yani-gece yaptığımız  şey - hakkında biraz konuşmaya başladım. Bana aklımı kaçırmışım gibi baktı. Seviştiğimizi hatırlamıyormuş. Hiç olmadı öyle bir şey diyor. 

Hyman sessiz kalır, kalemiyle oynar. Burada bir tuhaflık olduğunu sezmiştir. 

Nasıl olur da hatırlamaz? 

 

HYMAN: Uyanık olduğuna emin misin? 

 

GELLBURG: Nasıl uyumaya devam edebilir ki? 

 

HYMAN:                  Şey sırasında bir şey söyledi mi? 

 

GELLBURG: Yani hayır, ama genelde pek bir şey söylemez zaten. 

 HYMAN: Gözlerini açtı mı peki? 

GELLBURG: Emin değilim. Karanlıktı, genelde ışıklar kapalı kalır. 

Sabırsızlıkla devam eder: Ama o... inliyordu, nefes nefese kalmıştı... uyanıktı ya! Şimdiyse hatırlamadığını söylüyor. 

Şaşıran Hyman ayağa kalkar, odada biraz yürür ve kısa bir süre sessizleşir. 

HYMAN: Peki sence neden böyle ylüyor 

GELLBURG: Benim yerimde başka bir erkek olsa ne düşünür? 

HYMAN: Yani o... 

GELLBURG: Beni resmen bir hiç haline getirmeye çalışıyor! 

 

HYMAN: Dur dur, yargısız infaz yapma hemen. 

 

GELLBURG: Böyle bir şey mümkün mü? Tıbbi görüşünü istiyorum- bir kadının böyle bir şeyihatırlamaması mümkün mü? 

HYMAN, Duraksar, ve sonra: ... Bunu söylerken nasıl görünüyordu; hatırlamadığı konusunda samimi görünüyor muydu? 

GELLBURG              Bana sanki saçmalıyormuşum gibi baktı. Sonunda korkunç bir şey söyledi. Hala üstesinden gelemiyorum. 

HYMAN: Ne dedi? 

 

GELLBURG: Seviştiğimizi hayal etmişim ben. 

 

                         Uzun bir duraksama. Hyman hareketsiz kalır. 

 

Sen ne düşünüyorsun? 

 

HYMAN: Ne hakkında? 

 

GELLBURG: Yani... bir insan böyle bir şeyi hayal edebilir mi ki? Bu mümkün mü? 

 

HYMAN, bir süre sonra: Bak ne diyeceğim; onunla bir kez daha konuşsam ve ne 

olduğunu anlamaya çalışsam? 

 

GELLBURG, ısrarla cevap ister: Bir fikrin var ama, değil mi? -Bir adam böyle bir şeyi nasıl hayal edebilir! 

HYMAN: Ne diyeceğimi bilemiyorum. 

 

GELLBURG: Ne demek ne diyeceğimi bilmiyorum! Bu imkânsız değil mi? 

Bir insan böyle bir şeyi nasıl hayal eder? 

 

HYMAN, dikkatli cevap vermeye çalışır: Phillip, beni çapraz sorguya çekme, sana yardım etmek için elimden gelen her şeyi yapıyorum! -Açıkçası, bana dediklerini de anlayamıyorum - onunla ilişkiye girdiğini kafanda kurmadığından emin misin? 

GELLBURG: Bana böyle bir şeyi nasıl sorarsın? Emin olmasam söyler miydim? 

Ayağa fırlar. Anlamadım gitti ya. 

 

HYMAN: Neyi anlamıyorsun?  

 

GELLBURG, korku ve öfkeyle titreyerek: Senin tavrını anlamıyorum! Odadan çıkmaya yeltenir. 

 

HYMAN: Phillip, lütfen! Korku içinde Gellburg'un yolunu keser. Ne tavrı, neden bahsediyorsun? 

 

GELLBURG: Kusacağım, yemin ederim- kendimi iyi hissetmiyorum...  

HYMAN: Ne oldu... Sylvia benim hakkımda bir şey mi söyledi?  

GELLBURG: Ne demek istiyorsun? Ne söyleyebilir ki?

HYMAN, bağırarak: Bana neden bu kadar kızgınsın anlamıyorum! 

GELLBURG, bağırır: Ne işler çeviriyorsun sen! 

 

HYMAN, suçlulukla: Ne çeviriyormuşum! Sen neden bahsediyorsun! 

 

GELLBURG:   Beni mahvetmeye çalışıyor! Ve sen öylece izliyorsun! Ya sen ne yapıyorsun! Doktor değil misin! Hyman'ın tam karşısında dikilir. Neden bana hiçbir şey hakkında düzgün bir cevap vermiyorsun! Ben düşünüp taşındım! -Bak bana, kararımı verdim ben; artık onu muayene etmeni istemiyorum. 

HYMAN: Buna karar vermesi gereken kişi o. 

 

PHILIP: Kararı ben veriyorum! Kararı verdim gitti, bu kadar! 

 

Bir hışımla dışarı çıkar. Hyman orada durur, suçlu ve telaşlıdır. 

Margaret girer. 

 

MARGARET: Ne oldu? O da mı gitti? Hyman’ı endişeli bulur : Betin benzin atmış, ne oldu? 

 

Adam sessizce ona bakar ve kaçamak bir tavırla 

masasındaki sandalyesine döner. 

 

Başın dertte mi? 

 

HYMAN: Kimin benim mi? Başlama gene! 

 

MARGARET: Neye başlamayayım ? Bir soru sordum sana, başın dertte mi? 

 

HYMAN: Başlama dedim, Margaret! 

 

Sessizlik olur. Sonra... 

 

MARGARET: Seni asla anlayamayacağım. Ama yok ya, yok ben anladım; sen kadınlara inanıyorsun.Bir kadın sana dünyanın düz olduğunu söylese inanacaksın, aklın başından gidiyor 

HYMAN: Hiçbir şey olmadı diyorum. Hiçbir şey olmadı! Ne diye böyle konuşuyorsun? 

 MARGARET: Bunları sırf biraz kilo aldım diye söylemiyorum. Her şey yüzünden okunuyor. İşte o kadar şeffafsın aslında. Harry, Bayan Gellburg seni adeta avucunun içine almış. 

HYMAN: Beni asıl şaşırtan ne biliyor musun? 

 

MARGARET: ... Ve bu çok rahatsız edici. Nedir bu ya? Sürekli yeni bir beden mi istiyorsun? Yeni bir bedende bu kadar farklı olan nedir? 

 

 

HYMAN: En az beş yıldır senden başka kimse yok... hatta daha fazla süredir! -Belki altı, yedi yıldır! 

Artık hatırlayamıyorum bile! 

 

MARGARET: Ne şaşırtıyormuş seni? 

 

   HYMAN: Neden şüphelerini ciddiye alıyorum ki? 

 

MARGARET: Dur bak ben sana söyleyeyim. Gerçeği seviyorsun sen.  

HYMAN, derin bir iç çeker, tavana bakarak: Çok yoruldum. 

MARGARET: Charlie Whitman’danSylvia’yabakmasını rica etsek ya? 

 

HYMAN: Psikiyatriden ölesiye korkuyor, psikiyatriste ancak delilergider diyor. 

 

MARGARET: Bir bakıma deli zaten bu kadın, öyle değil mi? 

 

HYMAN: Ben hiç de öyle düşünmüyorum. 

 

MARGARET: Dünyanın ta öbür ucunda olanları bu kadar dramatize etmesi ne kadar mantıklı? 

HYMAN: Ona göre bu olaylar sanki dünyanın öbür ucunda değil, yan dairede Oluyor. 

 

MARGARET: Sana göre bu normal mi yani? 

 

HYMAN: Ne olduğunu bilmiyorum! Bazen onun bir şey bildiğini hissediyorum, bir şey... Sanki bir kablo... dünyayı boydan boya geçen bir kablo aracılığıyla, başkalarının göremediği bir gerçeği görüyor. 

 

MARGARET: Bence bu işe kendini kaptırmayacak birini bulmalısın, Harry. 

 

HYMAN: Kendimi kaptırdığım falan yok! 

 

MARGARET: Sylvia Gellburg'u bu Nazilerin tehdit ettiğine gerçekten inanıyor musun? 

Dedikleri gerçek mi yoksa abartı mı ? 

HYMAN: Hadi abarttığını  varsayalım. Bu senin,  onun bu hale gelmesini anlamanı ne kadar kolaylaştıracak? Asıl mesele Nazi kelimesi değil Margaret- o bir şey biliyor! Ne olduğunu bilmiyorum, o da bilmeyebilir- ama sana diyorum, var bir şeyler. 

Bir an ikisi de susar. 

 

MARGARET: Ne kadar da ilginç bir hayatın var Harry.  

 

Sahne kararır. 

 

 

 

 

 

 

SAHNE II 

 

 

Kısa bir süre geçmiştir. Hyman'ın ofisi. Harriet oturur haldedir. Hyman bir reçete yazar ve Harriet’e uzatır. 

 

 

HYMAN: Yatmadan önce bir tane için ve bir iki gün içinde nasıl hissettiğinizi bana bildirin. 

 

HARRIET: Sanki tam nefes alamıyorum. Neden böyle olduğunu biliyorum, kız kardeşim için endişelendiğimden olabilir. 

HYMAN: Anlıyorum, ama kalbiniz iyi. Ona geçmiş selamımı iletin lütfen. Dışarı eşlik etmek için yerinden kalkar. 

HARRIET, utanarak: Daha Sylvia’yla ilgili konuşmayı bitirmedim. 

 

HYMAN: Ha. Tekrar oturur. 

 

HARRIET: Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum. Onun hiç böyle davrandığını görmemiştim. 

 

HYMAN: Nasıl? 

 

HARRIET: Gelip onu görmenizi istiyor... yani, daha sık 

 

HYMAN: Yarın uğramaya çalışacağım... 

 

Harriet konuşmaya devam edemez, endişeyle ellerini durmaksızın birbirine dolar. 

 

Pekâlâ, aklınızdan ne geçiyor? 

 

HARRIET: Phillip yüzünden ona başka bir doktor bulmanızdan korkuyor. 

 

HYMAN: Bunu kesinlikle yapmam, tabii benden bunu istemediği sürece. 

 

 HARRIET: ... Sizi seviyor, doktor. Şaka yapmıyorum. 

 

HYMAN, etkilenir ama umursamaz bir tavır takınmaya çalışır: Sylvia çok nazik biri ama biz iki evli insanız. 

 

HARRIET, yarı kıkırdar, yarı umutsuz bir şekilde: Ciddiyim. Onu bırakamazsınız. Phillip'ten korkuyor galiba. 

 

HYMAN: Ne demek korkuyor? 

 

HARRIET: Bu gece gelmenizi istedi. Bu gece Phillip geç saatlere kadar Jersey'de olacakmış; katılması gereken bir imar işi mi ne varmış. Size söyleyeceğime söz verdim. Gerçekten, kadıncağızın ateşi var gibi. 

HYMAN: Bu kesinlikle mümkün değil, bu şartlar altında akşam ziyaretleri yapamam. 

HARRIET: Neden olmasın ki? Zaten eve beş altı kere gittiniz. 

 

HYMAN: Evet, ama bu şartlar altında olmaz. Sizden Sylvia’nın yanına gitmenizi istiyorum.Ona  Phillip'in onu korkutmasına izin vermemesini söyleyin. 

 

Margaret içeri girer. 

 

MARGARET: konuyu değiştirir Yerliler de huzursuzlanmaya başladı. 

 

HYMAN: Margaret’e Hemen geliyorum... 

 

MAGARET: Bayan Kaplan... 

 

HYMAN, bağırmamaya çalışır: Hemen geliyorum, Margaret! 

 

Margaret geriye çekilir; Harriet'e bakar, ne konuştuklarını anlamaya çalışır. Sonra döner ve öfkeyle çıkar. 

Hadi şimdi gidin ve ona beni istediği zaman arayabileceğini söyleyin. 

 

HARRIET: Yatağa oturup onunla konuştuğunuzda... yeniden güçlendiğini hissediyormuş. 

HYMAN: kibirlenir ancak korkar. Tamam Harriet, teşekkür ederim. Harriet’ı dışarı iteler. 

 

Margaret içeri girer. 

 

MARGARET: Bayan Kaplan gidiyor herhalde. 

 

HARRIET: Onu bırakmayacaksınız, değil mi? 

HYMAN: Hayır, tabii ki hayır... Hadi şimdi gidiniz.  

HARRIET, Margaret'e dönerek: Doktor gerçekten çok iyi biri!  

Harriet çıkar. 

 

MARGARET, Hyman göz ucuyla ona bakar, nutku tutulur: Bunu bana tekrar yaşatamazsın, 

Harry! O kadınla aranda neler oluyor! 

 

HYMAN: ... Korkuyorum. 

 

MARGARET, duygulanır, Hyman’in yanağına dokunur: Tanrım, şu haline bak, betin benzin atmış resmen. 

 HYMAN: İçimde çok kötü bir his var. Sakin kalmaya çalış, olur mu? 

 MARGARET: Beni deli edeceksin sen, deli! 

HYMAN: Tanrım, neden bu işe bulaştım ki! 

 

 

Sahne kararır. 

 

 

SAHNE III 

 

 

Çellist melodisini çalar, ve müzik yavaş yavaş sonlanır. 

Stanton Case ellerini arkasında kavuşturmuş, pencereden dışarı bakar. Odada karamsarlık hakimdir. Gellburg içeri girer ama Bay Case hemen arkasını dönmez. 

 

 

GELLBURG: Öhm, affedersiniz... 

 

CASE, arkasını döner Oo günaydın. Beni görmek istemişsin.  

GELLBURG: Bir dakikanızı ayırırsanız çok sevinirim. 

 CASE, sandalyesine oturur-pek iyi görünmüyorsun, iyi misin? 

GELLBURG: İyiyim, biraz üşütmüşüm olabilirim. 

Gellburg oturmateklif edilmeyince  önce sandalyeye bakar, sonra da onu ayakta tutan  Case'e döner ve sandalyenin ucuna ilişir. 

 611 numaralı bina  konusunda  ne kadar kötü hissettiğimi bilmenizi isterim. Çok özür dilerim. 

CASE : Evet... Yani, olan oldu galiba değil mi?. 

 

GELLBURG: Bu işe ne kadar gönül verdiğinizi biliyorum ve ben... Haberler beni çok ama çok üzdü Allan Kershowitz’leya da herhangi başka biriyle iş görüşmesi yaptıklarına  dair hiçbir iz yoktu... 

CASE : Tam bir hayal kırıklığı oldu gerçekten -aslında mimar bir arkadaşla tadilat için görüşmeye  başlamıştım bile. 

GELLBURG: Gerçekten mi? Şey, sizden  ne kadar…. 

 

CASE : O binayı çok beğenmiştim. Mükemmel bir ek bina olacaktı. Ve muhtemelen harika bir yatırım da olacaktı tabii. 

GELLBURG: Yani, şayet Wanamakers çekilirse,. 

 

CASE : ... Hmm bak, Wanamakers hakkında -şöyle söyleyeyim- Kershowitz'in bizden daha fazla teklif verdiğini öğrendiğimde şok geçirdim. Özellikle de sen mağaza kapandığında mahallenin yokuş aşağı gideceğini söyledikten sonra tahmin edeceğin üzere Kershowitz hiç de aptal değil. Ben de Wanamaker’s’ın yönetim kurulundan birini tanıyan kulüpten bir arkadaşa bu konudan bahsettim. -Bana Wanamakers’ın taşınmasının mevzubahis bile olmadığını söyledi; böyle düşünmene de çok şaşırdı zaten. 

GELLBURG: Ama ABC'deki adam… 

 

CASE, sözünü keser: ABC onlara yeni kazan satamamış çünkü Wanamakers üç yıl önce başka 

bir yerle anlaşmış. Bunun mağazanın taşınmasıyla hiçbir ilgisi yokmuş. Hem de hiç. 

 

GELLBURG: ... Ne diyeceğimi bilmiyorum, ben... Ben sadece... Çok özür dilerim... 

 

CASE: Güzel bir bina, umalım da Kershowitz onu faydalı bir şekilde kullansın. -Ne yapmayı planladığına dair bir fikrin var mı? 

GELLBURG: Benim mi? Hayır, Kershowitz'i neredeyse hiç tanımam. 

 

CASE: Yaa!! Onu yıllardır tanıdığını söyledmiştin sanki. 

 

GELLBURG: ... Şey, tanıyorum tabii, ama... Arkadaş falan değiliz, sadece birkaç kez kapanışlarda karşılaştık. Belki bir  iki kez de restoranlarda filan rastlaştık, ama... 

CASE : Anlıyorum. Sanırım ben yanlış anlamışım , yakın arkadaş olduğunuzu düşünmüştüm. 

 

Case başka bir şey söylemez; sessizlik Gellburg'un endişesini daha da artırır. 

 

GELLBURG: Umarım hiç şey... Kershowitz'e 611 ile ilgilendiğinizden hiç bahsetmedim. 

CASE: Bahsetmek mi? Ne demek istiyorsun? 

 

GELLBURG: Hiçbir şey; sadece... bu işte  benim parmağım olduğunu ima ediyorsunuz gibi geldi bana. 

CASE : Hmm. 

 

GELLBURG: Size asla böyle bir şey yapmam! Umarım siz... 

 

CASE: Öyle bir şey demedim ben Sinirli görünmemin sebebi, almak istediğim binadan oldum üstüne üstlük alan kişinin  de yöntemlerini beğendiğim söylenemez. 

 

GELLBURG: Evet. ama.. duraksar Ne kadar üzgün olduğumu anlatamam ama... 

 

Case sessizliği bozar. 

 

CASE: Bana ne söylemek istediğini tam olarak  anlayamadım, yoksa bazı şeyleri kaçırdım mı...? 

GELLBURG: Hayır, hayır, ben... sadece söylemek istediğim şey… 

 

CASE, kafası daha da karışır: Neyin var senin böyle? Neler oluyor? 

 

 

Sahne kararır. 

 


 

 SAHNE IV 

 

 

Aynı viyolonsel melodisi çalmaktadır. 

Tekerlekli sandalyedeki Sylvia radyoda Eddie Cantor'un "If you Knew Susie Like I Know Susie" şarkısını dinlemektedir. Keyiflidir, parmaklarıyla ritim tutmaktadır. Hemen yanındaki yatağın üzerinde katlanmış bir gazete vardır. 

Hyman girer. Sylvia hemen gülümser, radyoyu kapatır ve ona elini uzatır. Adam onun yanına gelir ve elini sıkar. 

 

 

SYLVIA, radyoyu göstererek: Ben şu Eddie Cantor'dan bir şey anlamıyorum, sen anlıyor musun? 

   HYMAN: Haydi oradan, merdivenleri çıkarken duydum, kahkaha atıyordun.  

SYLVIA: Evet, ama ona katlanamıyorum. Crosby'yi seviyorum. Onu hiç dinledin mi? 

HYMAN: Ben şarkıcılara sinir oluyorum. Haftada on, yirmi bin dolar kazanıyorlar, üstelik tıp fakültesinde bir gün bile geçirmek zorunda kalmadan. Sylvia güler. Her neyse, ben opera adamıyım. 

SYLVIA: Hiç opera izlemedim ben. Eminim anlaması zordur. 

   HYMAN: Anlaşılacak bir şey yok. Ya kız oğlanı sever, oğlan onu sevmez ya da oğlan kızı sever, kız oğlanı sevmez. Sylvia güler. İkisinden biri mutlaka öldürülür, diğeri de kendini camdan aşağı atar. 

SYLVIA: Gerçekten mi? 

   HYMAN: Müzik için gidiyorsun aslında operaya, kiliseye ya da sinagoga gitmek gibi bir şey. Kim Latince ya da İbranice biliyor? Ama yine de gidince kendini iyi hissediyorsun. 

SYLVIA: Geldiğine çok sevindim. 

   HYMAN, yatağın yanındaki sandalyeye oturur: Hazır mısın? Sana bir soru sormak istiyorum. 

  SYLVIA:                    Phillip'in bir imar toplantısı için Jersey'e gitmesi gerekti. 

  HYMAN: Dediğim gibi, sana bir soru sormak istiyorum. 

  SYLVIA: Şirketin orada bir fabrikası var. 

  HYMAN: Haydi canım, gerilme. 

  SYLVIA: Soru neydi? 

  HYMAN: Baştan uyarayım. Bu çok kişisel bir soru, tamam mı?  

  SYLVIA, heyecanlanır: Ay! ... Şey, tamam. Güler. Ne kadar kişisel?  

  HYMAN: Hayli kişisel. 

  SYLVIA, utanır ama geri adım da atmaz: Peki! ... Tamam. 

  HYMAN: Daha dinlenmiş görünüyorsun. 

  SYLVIA: Biraz daha iyi uyudum ama Phillip için endişeleniyorum. Onu hiç bu 

kadar mutsuz görmemiştim. 

HYMAN: Sana bir şey anlatıyor mu? 

  SYLVIA, omuz silker: Dertlerini bana hiç anlatmaz. 

  HYMAN: Önerdiğim egzersizleri denedin mi? 

  SYLVIA: Katiyen yapamıyorum... Sırtım ağrıyor, yatağa uzanmama yardım eder misin? 

  HYMAN: Tabii. 

 

Hyman, Sylvia’yı omuzlarından tutar. Onu yatağa yatırır ve Sylvia arkasına yaslanır. 

Hyman, yatağın yanından uzaklaşır. 

 

İşte oldu. Mmm, parfüm sıkmışsın. 

 

SYLVIA: Harriet çekmecemde buldu. Jerome yıllar önce bir doğum 

günümde almıştı herhalde. Güzel, değil mi? 

  HYMAN: Çok güzel. Saçın farklı görünüyor. 

  SYLVIA: Belki de Phillip almıştı. Saçını düzeltir. Harriet yaptı saçımı, çocukluğumuzdan beri saçlarımla oynamayı çok sever. Hafifçe yatağa vurur: Şuraya oturabilir misin? Ha bire sana dönmek zorunda kalmayayım. 

Hyman biraz tereddüt eder ama kadının yanına gelir ve 

yatağa oturur. Sylvia sohbet etmek istiyordur. 

 

Sabah kuşların sesini duydun mu? 

 

HYMAN: Evet, inanılmaz; koca bir bulut gibiydiler... yüzlerce kuş.... Atımın önünden fişek gibi geçtiler.  

SYLVIA, onunla biraz daha vakit geçirmek istiyordur: Biliyor musun, çocukken buraya ilk taşındığımızda çok fazla kuş, tavşan ve hatta tilki vardı etrafta. 

HYMAN: Coney Island'da tavşanları sapanla öldürürdük biz. 

SYLVIA, tiksintiyle yüzünü buruşturur: Neden?

HYMAN: Bakalım öldürebiliyor muyuz diye, tabii ki. Çocuklar için cennet gibiydi resmen. 

SYLVIA: Ah, bilmez miyim! En yakın bakkal, kilometrelerce uzakta, Church Caddesi'ndeydi, bu yüzden elli kiloluk çuvallarla patates alırdık. Kadınlar ekmek pişirir, reçel yapar, bahçeden domates toplardı. 

HYMAN: İtalyanların boş arazilere domates ve biber ektiklerini hatırlıyor 

musun? 

SYLVIA: Ay evet! Büyükanneler salata yapmak için ot toplamaya çıkarlardı. 

HYMAN: Karahindiba şarabı da yaparlardı. 

SYLVIA: Brooklyn gerçekten çok güzeldi, değil mi? Bence insanlar o zamanlar daha mutluydu. Annem verandamızda dikilir ve okula gidene kadar bizi izlerdi. Okul, tarlanın karşısındaydı ve evimize yaklaşık iki kilometre uzaklıktaydı. Ufak bir kahkaha atar. Yolda kaybetmeyeyim diye üç kız kardeşimi iple birbirine bağlardım. 

   HYMAN: Demek onların sorumluluğu sendeydi. 

SYLVIA: Ben en büyükleriydim. Her gelişinde kendimi daha da iyi hissediyorum. İyi ki geldin, gerçekten... Samimiyetle gülümser.  

HYMAN: Hastaneden psikiyatrist bir arkadaşımla durumun hakkında konuştum. 

SYLVIA, telaşlanır: Hayır, lütfen. O, beni senin tanıdığın gibi tanımıyor. Parasını geçtim, Phillip buna asla izin vermez. 

HYMAN: Sylvia yeter artık, bununla yüzleşmemiz gerek. 

   SLYVIA:            Deli olduğumu düşünmüyorsun, değil mi? 

HYMAN: Bak, beni dinle şimdi. Bu tür semptomların zihnin çok derinlerinden geldiğini öğrendim. Benim bu alanda yeterli eğitimim yok. Bu sorunu çözmek için uzman bir doktorun, senin rüyalarınla ve en gizli duygularınla ilgilenmesi gerekiyor anlıyor musun? 

SLYVIA: Ama sen benimle konuştuğunda gücümü gerçekten geri kazandığımı hissediyorum. 

HYMAN: Bunun işe yarayacağını sanmıyorum canım. Bu arada bacaklarının zayıflamasından endişe ediyorum. Aslında, kan dolaşımını sağlamak için terapi görmek gerek. 

Hyman, Sylvia’nın yüz ifadesinin değiştiğini, birden suskunlaştığını fark eder.  

 

Önünde uzun bir ömür var, bu ömrü tekerlekli sandalyede geçirmek istemezsin değil mi? 

SYLVIA: Ama neden rüyalarımı sana anlatamıyorum? 

HYMAN: Benim bu alanda yeterli eğitimim... 

SYLVIA: Sana anlatmak istiyorum, anlatabilir miyim? Her gece tam uykuya dalmak üzereyken aynı şeyi yaşıyorum. 

HYMAN: Tamam, anlat bakalım. Ne oluyor? 

SYLVIA: Bir sokaktayım. Her şey gri, bir insan kalabalığı var. Aramızda kalsın, tamam mı? 

HYMAN: Tabii.  

SYLVIA: Her taraf insan kaynıyor, beni arıyorlar. Sonra yavaş yavaş onların kim 

olduğunu anlıyorum. 

HYMAN: Kimmiş onlar? 

SYLVIA: Almanlarmış, onlardan kaçıyormuşum. Kalabalık beni kovalıyor. Tam köşeyi dönüyorum, birden bir adam çıkıyor karşıma! Beni yakalayıp yere fırlatıyor, üstüme çıkıyor ve beni öpmeye başlıyor. Daha sonra da mememi kesiyor. Kafasını kaldırdığında onun Phillip olduğunu görüyorum.  

 

Susar. 

 

HYMAN: Ah zavallım. Bence o kalabalık, okuduğun gazetelerdeki insanlar. 

SYLVIA: Evet, tıpkı şu kaldırımı fırçalayan yaşlı adamların olduğu resimdeki gibiydi. Ama Phillip nasıl olur da... Yani, sanki onlardan biri gibiydi. 

HYMAN: Almanlardan biri mi? 

SYLVIA: Evet. 

HYMAN: Bilmiyorum. Sence neden? 

SYLVIA: Böyle bir şey olabilir mi?... Çünkü Phillip... Yani... Hafifçe güler... Bazen Yahudilerden hoşlanmıyormuş gibi konuşuyor. Düzeltir: Tabii kötü niyetle yapmıyor, ama belki de benim zihnimde o... Susar. 

HYMAN, Hyman da aynı fikirdedir, sesinde telaş tınısı vardır: Sylvia, canım. Şu doktoru aramama izin vermelisin. 

SYLVIA: Ama başkasına anlatmaya utanırım.  

HYMAN:               Neden? Bu rüyada utanılacak bir şey yok ki. 

SYLVIA: Başka şeyler de var. 

HYMAN: Anladım. Doktorla görüşeceksin, tamam mı? 

SYLVIA, Hyman’ın elini tutar: Hemen gitmeyeceksin, değil mi? 

HYMAN: Birkaç dakikaya çıkarım. Bu doktoru seveceğine eminim, onu yarın arayabilir miyim? 

SYLVIA, derin nefesler almaya başlar, içini büyük bir telaş sarmıştır: Phillip gelene kadar kalamaz mısın? Yarım saate gelir. 

HYMAN: Seni korkutan bir şey mi var?  

                                       Sylvia sessiz kalır, arkasını döner. 

Sylvia? 

                                   Hyman, Sylvia’nın yüzünü kendisine çevirmeye çalışır ama o direnir. 

Ne oldu? 

Sylvia konuşmaz. 

Sorun Phillip değil, değil mi? 

   Sylvia ona döner, cevabı gözlerinden okunuyordur. Hyman şaşırır. 

Anladım. 

Hyman ayağa kalkar, yataktan uzaklaşır ve bu beklenmedik durumu kafasında ölçüp tartar. Yatağa dönüp oturur ve Sylvia’nın elini tutar. 

 

Sana bir şey sormak istiyorum... Bu özel bir soru ama, tamam mı? 

SYLVIA: Harry? 

HYMAN: Efendim? 

Sylvia, Hyman’ı kendine çeker ve onu dudaklarından öper. 

SYLVIA: Kendimi tutamıyorum. 

Sylvia gözyaşlarına boğulur. Hyman, onu kendine çeker, başını okşar. 

HYMAN: Tanrım, Sylvia. Çok üzgünüm... 

SYLVIA: Bana yardım et. Lütfen! 

HYMAN: Zaten yardım etmeye çalışıyorum canım. 

SYLVIA: Biliyorum!

Hyman, onu yanağından öper ve geri çekilir. Sylvia artık hüngür hüngür ağlıyordur ve acı dolu bir feryatla Hyman’a sıkıca sarılır. 

HYMAN: Ah Sylvia, Sylvia... Al...

Hyman, onu alnından öper, ona mendilini verir. Sylvia, yüzünü siler. Hyman, Sylvia’nın saçının bir tutamını düzeltir.  

  SYLVIA:               Kendimi aptal gibi hissediyorum. 

HYMAN: Hayır, hayır. Sen sadece mutsuzsun canım, aptal değilsin. 

SYLVIA: Sanki her şeyimi kaybediyor, paramparça oluyor gibi hissediyorum. 

HYMAN: Sana başka bir doktor getirmeliyim, bana izin vermelisin. 

SYLVIA: Neden?! Ne öğrenmek istiyorsun? Sor hadi! 

Elleriyle yüzünü kapatıp hıçkırarak ağlar. Hyman ayağa kalkar ve bir karar vermeye çalışır. 

Sana güveniyorum, neden başka birine ihtiyacım olsun ki? Bana ne sormak istiyordun? 

HYMAN: Bu olay başına geldiğinden beri Phillip ile birlikte oldun mu? 

SYLVIA, şaşkınlığı yüzünden okunur: Birlikte olmak mı? 

HYMAN: Geçen gece birlikte olduğunuzu söyledi. 

SYLVIA: Geçen gece birlikte mi olmuşuz? 

HYMAN: Ama... Olanları sabah unuttuğunu söyledi. Bu doğru mu? 

Sylvia hareket etmez, büyük bir kuşkuyla Hyman’a bakar. 

 

SYLVIA, reddedercesine telaşla: Bunu bana neden soruyorsun?  

HYMAN:                    Bundan ne anlam çıkaracağımı bilemedim. Hâlâ da bilmiyorum.  

SYLVIA, çok utanmıştır: Yani ona inanıyor musun? 

HYMAN: Şey... Neye inanacağımı bilemiyorum. 

SYLVIA:                   Gerçekten mi? 

HYMAN: Beni yanlış anlama... 

SYLVIA: Böyle bir şeyi unuttuğum için deli olduğumu düşünüyorsundur. 

 HYMAN: Ah, hayır, canım! Öyle bir şey demek istemedim...  

SYLVIA: Yirmi yılı aşkın süredir birlikte olmadık biz. 

Hyman, şaşkınlık içinde, artık neye ya da kime 

inanacağını bilemez durumdadır. 

HYMAN: Yirmi yıl mı? Devamını getiremez.  

SYLVIA: Jerome doğduktan birkaç yıl sonra bütün cinsel hayatımız bitti.  

HYMAN: Ben sadece... Ne diyeceğimi bilmiyorum, Sylvia.  

SYLVIA: İnsanlardan daha önce böyle bir şey duymadın mı? 

HYMAN: Evet, duydum ama senin kadar genç insanlardan duymadım. 

SYLVIA: Şaşırdın, değil mi?

HYMAN: Sorun neydi? Başka bir kadın mı vardı, yoksa başka bir şey mi? 

SYLVIA: Ah, hayır. Hayır, öyle bir şey değil. 

HYMAN: Sorun neydi? 

SYLVIA: Bilmiyorum, hiç anlamadım. Bir şeyler artık eskisi gibi değildi. 

Sylvia, Hyman’ın tepkisini anlamaya çalışır ama Hyman, onunla göz teması kurmaz. 

Bana inanıyorsun, değil mi? 

HYMAN: Tabii ki inanıyorum. Ama Phillip neden böyle bir hikâye uydursun ki? 

SYLVIA, şaşkın şaşkın: Ona akıl sır erdiremiyorum işte. Aklından zoru var herhalde. Böyle bir şeyi nasıl söyler? 

HYMAN: Pat diye söyleyiverdi.  

SYLVIA:                    Şunu yapmaya çalışıyor olabilir mi... Duraksar. 

HYMAN: Neyi? 

SYLVIA: Seni deli olduğuma inandırmaya çalışıyor olabilir mi? 

HYMAN: Hayır, böyle düşünme. Belki de... Benim kadınlarla olan sözde namımı duymuş, belki de sadece... Bilmiyorum, belki de kendini benimle bir rekabet içinde görüyordur. Bu sorun nasıl başlamıştı? Bir nedeni var mıydı? 

SYLVIA: Galiba benim hatamdı. Tam olarak hatırlamıyorum ama yaklaşık 1 ay kadar benimle yakınlaşmamıştı. Çok gençtim… O zamanlar, erkeklerin çok güçlü olduklarını düşünüyordum… Bu yüzden onu bu şekilde incitebileceğimi hayal bile edemezdim. 

HYMAN: Nasıl incitebileceğini? 

SYLVIA: Şey... Ufak bir kahkaha atar... Çok aptaldım, yaptığımdan hala utanıyorum... Bu durumdan babama bahsettim. Babam Phillip'i severdi. O da Phillip’i bir kenara çekmiş ve ona bir doktor önermeye çalışmış. Bundan babama hiç bahsetmemeliydim, korkunç bir hataydı. Bir süre boşanacağız diye düşündüm... Bana bir günaydın demesi bile aylar aldı. Çok öfkeliydi. İç çeker. Başını sallar. Bilmiyorum, bu öyle bir şey ki sanki canlı canlı mezara girmişsin de üstüne toprak atıyorlar gibi ve sen yavaş yavaş pes ediyorsun. Ama elimde değil, ona hala acıyorum; çünkü bu durumun ona işkence gibi geldiğini biliyorum, kalbini kemiren bir yılan gibi... Yani beni sevmiyor değil, seviyor, bunu biliyorum. Sen de böyle düşünüyorsun değil mi? 

HYMAN: Bütün hayatı senmişsin, öyle diyor. 

Sylvia şaşkınlıkla başını sallar, afallamıştır. 

 

SYLVIA, ironik bir şekilde: Bütün hayatı mı? Zavallı Phillip. Galiba haklısın, sana karşı mahcup oldu ve bunu uydurdu. 

HYMAN: Sözünü ettiğim doktoru getirmek için iznini istiyorum; bunu bir düşün, sabah seni arayacağım. 

SYLVIA, aniden: Neden gidiyorsun? Şu an gerginim. Benimle birkaç dakika 

daha konuşamaz mısın? Gel otur. Bana Almanya'dan bahset, gerçekten dört yıl orada mı kaldın? 

HYMAN, yatağa oturur: Hayatımın en güzel yıllarıydı. 

SYLVIA: Onlarla arkadaş oldun mu gerçekten? 

HYMAN: Hem de bir sürü arkadaşım vardı. Bu tür bir vahşet daha fazla devam edemez, bundan eminim. Alman müziği ve edebiyatı dünyanın en iyilerindendir, bilirsin. Yani, sanatsal yönü bu denli kuvvetli insanların bir anda cani olması mümkün mü? Hepsi geçecek Sylvia. Bu yüzden kendine daha fazla güvenmelisin, anlıyor musun? Yani genel olarak hayata, insanlara güvenmelisin. Anlıyor musun? Tüm bu endişen yersiz. 

SYLVIA, Hyman’ın söyledikleri içini rahatlatır: Biraz mayalı kekim var. Taze kahve yapacağım. 

HYMAN: Kalmak isterdim ama Margaret bana kızar.

SYLVIA: Eee, o zaman onu ara, buraya davet et. Sandalyesine yanaşmaya çalışır. 

HYMAN: Yok, yok… 

SYLVIA, hayal kırıklığıyla karışık ani bir endişe patlaması yaşar: Neden olmasın yahu?! 

HYMAN: Bizim aramızda bir şeyler olduğunu düşünüyor. 

SYLVIA, hoşuna giderek şaşırır ve endişeyle: Ha! 

HYMAN: Yarın ararım... 

SYLVIA: Phillip gelene kadar kalamaz mısın? Çok gerginim. Lütfen. O geldiğinde burada ol.  

Sylvia’nın endişeli hali Hyman’ı durdurur. Hyman, yatağa oturur ve onun elini tutar. 

HYMAN: Phillip’in sana bir şey yapacağını düşünmüyorsun, değil mi? 

SYLVIA:                   Onu hiç bu kadar öfkeli görmemiştim. Sanırım Bay Case'le de arasında bir sorun var. Daha önce bana vurduğu oldu, biliyorsun. Başını sallar. Tanrım! Her şey çok karışık! 

HYMAN: Harriet bir biftek olayından söz etmişti. 

SYLVIA, tereddütle: Çok da önemli bir şey değildi. Duraksar. Başını sallayarak oturur, sonra gazeteyi kaldırır. Ama anlamıyorum. Almanların, Yahudileri sokaktan toplayıp bir yere koymaya başladıklarını yazıyorlar... 

HYMAN, sabırsızlıkla: Sylvia! Sana az önce de söyledim… 

SYLVIA: Ama onların çok iyi insanlar olduğunu söylüyorsun. Nasıl böyle değişebildiler peki? 

HYMAN: Bilmiyorum! Ama... Bak sana ne diyeceğim; mezun olduktan sonra Paris'te iki ay kaldım. 1927'nin Kasım ve Aralık aylarıydı. Fransızlar çok daha Yahudi karşıtıydı. Aslında o zamanlar Almanya, bu açıdan Avrupa ülkelerinin hepsinden daha iyiydi. 

SYLVIA: Ben de aynı şeyi söylüyorum. Ne oldu da bu hale geldi Almanya? 

Kısa bir sessizlik. 

HYMAN: Seni anlayamıyorum ben, değil mi? 

Sylvia Hyman’a bakar; ifadesi değişmiştir. 

Bana ne anlatmaya çalışıyorsun? Şu anda ne düşündüğünü söyle, hadi. 

SYLVIA, zorlanır: Ben... Ben...  

HYMAN: Korkma, söyle.

SYLVIA, korku içinde:      Seni. 

HYMAN: Beni mi? Ne olmuş bana? 

SYLVIA: Phillip ile birlikte olup sonra bunu unuttuğuma nasıl inanırsın? 

  HYMAN: Buna inandığımı söylemedim. Phillip öyle söylediği için sana sormak zorundaydım. 

SYLVIA: Ama sen ona biraz da olsa inandın, değil mi? Yani, benim deli olduğuma inandın.  

HYMAN, Sylvia’nın ısrarcı tavrı onu sinirlendirir: Yeter artık Sylvia! Ben sadece neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. 

SYLVIA: Evet. Ne olmuş peki? Neler oluyormuş bana? 

HYMAN, kendini kontrol etmekte zorlanır: Sylvia, canım. Bana ne söylemeye çalışıyorsun? 

SYLVIA: Peki... Bize... Dünyası başına yıkılmış gibidir, gazetenin kenarını kaldırır; olay, aslında bu odada yaşananlardan çok daha büyüktür. Muazzam bir endişeye kapılır... Bize ne olacak? 

HYMAN, gazeteyi göstererek: Tamam da Almanya'nın... Senin durumunla ne ilgisi var? 

SYLVIA, Hyman’ın, meseleyi hala idrak edememesi onu çileden çıkarır: Peki bu iyi insanlar nasıl oluyor da böyle büyük bir şehrin göbeğinde Yahudileri sokaktan toplayabiliyor ve kimse onları durdurmuyor? 

HYMAN şaşırır, onun elini tutar ve gazeteyi gösterir: Bunun senin durumunla ne ilgisi 

var, ben onu soruyorum. Ne ilgisi var? 

Yakınlaşırlar ve göz teması kurarlar. 

Benim değiştiğimi mi ima ediyorsun? Bu mu yani? 

SYLVIA, gazeteyi göstererek: Bilmiyorum... Bir dakika önce benden hoşlandığını söylüyorsun ve sonra dönüp diyorsun ki… Ben... 

HYMAN: Sylvia, sana asla deli demedim ben!  

   SYLVIA: Ama az da olsa buna inandın, öyle değil mi? 

HYMAN: Bak, sana başka bir doktor bulmalıyım...  

SYLVIA: Hayır! Bana inansaydın yardım da edebilirdin! 

   HYMAN, Sylvia’nın korkusu onu telaşlandırır, bağırarak: Sana gerçekten inanıyorum! 

SYLVIA: Hayır! Beni bir yere kapatamayacaksın!  

HYMAN, dehşetle bağırır: Tamam artık, saçmalamayı kes lütfen! 

SYLVIA: Ama... Ama... Ne... Ne... Hyman, Sylvia’nın başını kavrar. Hyman’ın bir öyle bir böyle davranması onu korkutur: Bize ne olacak?! 

HYMAN, sinirlenir: Kes şunu! İki şeyi birbirine karıştırıyorsun! 

SYLVIA: Ama... Şu andan itibaren... Bir Yahudi evinden dışarı çıkacak olsa 

onu tutuklayacaklar mı? 

HYMAN: Sana söylüyorum, bu durum uzun sürmeyecek. 

   SYLVIA, garip, anlamsız ve yoğun bir ısrarla: Peki onlara ne yapıyorlar?  

   HYMAN:               Bilmiyorum! Üzgünüm, gitmem gerek. Gitmeye yeltenir. 

SYLVIA: Neden?! 

HYMAN: Bu beni aşan bir durum! Sana yardım edemiyorum! Kapıya doğru yürür. 

SYLVIA: Ama neden ülkeyi terk etmiyorlar? 

Bu yersiz ısrar Hyman’ı durdurur. 

Neden orada kalıyorlar?! Bu insanların nesi var?! Anlamıyor musun? Bağırır: Bu acil bir durum! Battaniyeyi üzerinden atıp aniden ayağa kalkar. Küçük çocukları dövüyorlar! Ya o çocukları öldürürlerse! 

Hızlı adımlarla etrafta yürümeye başlar, bir yandan da adama bağırmaktadır; adam 

Şaşkınlıktan donakalmıştır.  

Neden orada kalıyorlar, bu insanların derdi ne?! Neyi bekliyorlar?! Roosevelt nerede?! İngiltere nerede?! Onlar hepimizi öldürmeden önce birileri bir şey yapmalı! 

Hyman şaşkınlıkla onu izlemektedir. Sylvia bacaklarına bakar ve sendelemeye başlar; bayılacak gibi olur. Hyman onu yakalayıp yatağa yatırır, yanaklarına hafifçe vurur. 

HYMAN: Sylvia? Sylvia? 

Phillip içeri girer. 

Koş, ıslak havlu getir! 

PHILLIP: Ne oldu? 

HYMAN: Haydi çabuk ol, kahretsin! 

Phillip dışarı koşar. 

Sylvia! Ah, güzel, işte böyle. Bana bakmaya devam et. İşte böyle canım, gözlerini açık tut... 

Phillip aceleyle bir havlu getirip Hyman'a verir, o da havluyu kadının alnına ve ensesine bastırır.  

İşte böyle. Daha iyi oldu, nasıl hissediyorsun kendini? Konuşabiliyor musun? Oturmak ister misin? Gel bakalım.  

Oturmasına yardım eder. Sylvia önce etrafına, sonra Phillip'e bakar. 

SYLVIA: Aa! Hoş geldin. 

GELLBURG, Hyman'a: Sylvia mı aradı seni? 

HYMAN, duraksar; kızgın bir ses tonuyla: Doğruyu söylemek gerekirse, hayır. 

GELLBURG: O zaman burada ne işin var? 

HYMAN: Sylvia’yı merak ettim, o yüzden uğradım. 

GELLBURG: Merak mı ettin? Neden merak ediyorsun sen Sylvia’yı? 

HYMAN, aniden öfkelenir: Çünkü birilerinin onunla ilgilenmesi gerek. 

GELLBURG, hazırlıksız yakalanır, şaşkınlıkla: Öyle mi?! 

HYMAN: Evet, öyle. Sylvia’ya: Bacaklarını oynatmaya çalışmanı istiyorum şimdi. Hadi dene bakalım. 

Sylvia dener ama hiçbir şey yapamaz. 

Bana ihtiyacın olursa evdeyim, istediğin zaman arayabilirsin. Bu konuyu yarın etraflıca konuşuruz. İyi geceler. 

SYLVIA, kısık sesle, korkmuş halde: İyi geceler. 

Hyman, Gellburg'a öfkeli bir bakış atarak oradan ayrılır. 

GELLBURG, Phillip otoritesini geri kazanmaya çalışır: Bu nasıl bir tavır, kim oluyor da bana böyle emirler yağdırıyor? Yarın başka birini bulmaya çalışacağım. Oturur ve ayakkabılarını çıkarır. Jersey artık iyice uzak gelmeye başladı, yoruldum ya. 

SYLVIA: Bugün ayağa kalktım ve yürüdüm. 

GELLBURG: Ne diyorsun sen? 

SYLVIA: Bir an için gücüm aniden geri geldi. Nasıl oldu bilmiyorum.

GELLBURG: Biliyordum! Yapabileceğini biliyordum! Tekrar dene, haydi gel. 

SYLVIA, bacaklarını kaldırmaya çalışır: Şimdi yapamıyorum. 

GELLBURG: Neden yapamayasın?! Bu harika haber, hadi gel! Ona doğru uzanır. 

SYLVIA: Phillip, bak... Ben doktorun değişmesini istemiyorum, Hyman'ı istiyorum. 

GELLBURG, dudaklarını birbirine bastırıp gülümser: Onun nesini istiyorsun? Hâlâ ölü gibi orada yatıyorsun, hiçbir şey yapamıyorsun. 

SYLVIA:            Nasıl yaptı bilmiyorum ama ayağa kalkmama yardım etti. Beni tekrar yürütebileceğini hissediyorum. 

GELLBURG: Neden ille de o? 

SYLVIA: Çünkü onunla konuşabiliyorum! Onu istiyorum. Birden patlar: Bunu tekrar tartışmak istemiyorum! 

GELLBURG: Bakarız. 

SYLVIA: Hayır, bakmayacağız! 

GELLBURG: Bu nasıl ses tonu böyle? 

SYLVIA, kontrolden çıkmış gibi titrer: Bu, Yahudi bir kadının ses tonu işte! 

GELLBURG: Yahudi bir kadın mı! Ne diyorsun sen? Delirdin mi? 

SYLVIA: Bana deli deme, Phillip! Ne diyorum biliyor musun?! Camları kırıyorlar, çocukları dövüyorlar!  Onu diyorum! Adama bağırır:  Onu diyorum Phillip! 

Sylvia şaşkınlıkla başını iki yana sallar. Phillip ise dehşete düşmüş, korkmuş bir halde hareketsiz kalır. 

GELLBURG: Ne çocuğu, ne dövmesi?  

SYLVIA: Boş ver. Bir daha sakın benim yanımda yatma.  

GELLBURG: Bunu bana nasıl söylersin? 

SYLVIA: Buna katlanamıyorum. Senin yüzünden korkunç kabuslar görüyorum. 

Üzgünüm Phillip. Belki bir süre sonra tekrar yanıma gelebilirsin ama şimdi değil. 

GELLBURG, yatağa yaklaşır, ellerini birbirine kavuşturarak dizlerinin üzerine çöker: Sylvia, bir arada olmazsak ölürüm ben... 

SYLVIA: Ona birlikte olduğumuzu mu söyledin? 

GELLBURG, ağlamaya başlar: Yapma Sylvia! 

SYLVIA: Seni yalancı! Deli olduğumu düşünmesini mi istiyorsun? Bu mu istediğin? Şimdi de Sylvia ağlamaya başlar. 

GELLBURG: Hayır! Sadece... Ağzımdan öyle çıkıverdi! 

SYLVIA: Sylvia birlikte olduğumuzu hatırlamıyor dedin ama planlamadın, ağzından bir anda çıkıverdi öyle mi Phillip?

GELLBURG: Sus lütfen! Bir şey söyleme. 

SYLVIA: İstediğimi söylerim. 

GELLBURG, ağlar: Beni öldüreceksin! 

Bir anlığına sessiz kalırlar. 

SYLVIA: Cahildim, hayatımı mahvettim. Sırf seni başkalarının önünde utandırmak istemediğim için koca bir ömrü bozuk para gibi harcadım. Ayakkabılarıma bile kendime baktığımdan daha iyi baktım. Adama döner: Şimdi benimle bu konuda konuşmak ister misin? Beni ciddiye al, Phillip. Ne oldu? Bir tek bunu düşünüyorsun, değil mi? Ne oldu? Öğrenmek için soruyorum. 

Uzun bir sessizlik hâkim olur. 

GELLBURG: Söylemeye utanıyorum. Bu çok saçma. 

SYLVIA: Sen neden bahsediyorsun? 

GELLBURG: Bu bir hataydı. Ama cahildim işte, şirkete geri dönüp çalışmak istediğini söylediğinde kendime engel olamadım. 

SYLVIA: Sen neden bahsediyorsun? Ne zaman? 

GELLBURG: Jerome doğduğunda. Sen artık evde durmak istemiyordun.  

SYLVIA: Ee, yani? İşe geri dönmemi istemedin, ben de dönmedim. 

Phillip konuşmaz, Sylvia’nın sinirlenmesine ramak kalmıştır. 

Ne oldu? Dönmedim, değil mi? 

GELLBURG: Çalışmanı istemediğim gerçeğini bana karşı kullandın, bunu biliyorsun. Muhtemelen unutmuşsundur ama bu eve gelen herkese eskiden iş hayatının ne kadar harika, ne kadar ilgi çekici olduğunu söyleyip durdun. Beni hiç affetmedin, Sylvia. 

Sylvia, onun bakışlarından kaçırır gözlerini. 

Ne zaman sana dokunmaya başlasam bunu hissettim. 

SYLVIA: Ne hissettin? 

GELLBURG: Beni evin erkeği olarak görmediğini. Bunun üzerine bir de başka çocuk istemeyince... İçimdeki her şey kurudu. Belki de en başta benimle evlenmiş olman bile bir mucizeydi. 

SYLVIA: Tipini mi kastediyorsun? 

Hafifçe döner.  

Ne varmış tipinde? Yahudi tipi işte. 

Sessizlik. 

 

GELLBURG: Düşüncelerime engel olamıyorum, kimse olamaz... Bunun bir hata olduğunu kabul ediyorum, seninle konuşmayı yüzlerce kez denedim ama yapamadım. Değişmeyi bekledim, ya da ne bileyim senin değişmeni. Sonra artık hiçbir şeyin önemli olmadığı bir noktaya geldik. Bana öyle geliyordu yani, artık hiçbir şeyi değiştirecek gücüm kalmamıştı. 

Sessizlik. 

 SYLVIA: Koca bir ömürden bahsediyoruz, benim ömrümden… 

GELLBURG: Şimdi yapamaz mıyız? Sana araba kullanmayı öğretsem, sen de istediğin yere gidebilsen... Ya da sevdiğin bir iş bulsak mesela...? 

Sylvia önüne bakar. 

Birlikte olmak zorundayız. 

SYLVIA: Hayır. 

GELLBURG: Bu nasıl olabilir ya? 

Sylvia hareket etmez. 

Sylvia? Duraksar. Beni öldürmek mi istiyorsun sen? 

Sylvia önüne bakmaktadır, Phillip ona bakar ve ondan bir 

cevap bekler. Bağırır. 

Bu mudur yan

Sylvia ona döner ama hiçbir şey söylemez. 

Sahne kararır. 



 

 

SAHNE V 

 

 

Gellburg, Bay Case'in ofisinde oturmaktadır.  Konuşmak için kendini hazırlar, yutkunur, boğazını temizlemek için hafif hafif öksürür. Cildi sarımsı, gözleri ifadesizdir, derin nefes alır. 

Case içeri girer. Tavrı resmi ve soğuktur. Ayağa kalkmış olan Gellburg'un önünde durur. 

 

 

CASE: Günaydın, Gellburg. 

 

GELLBURG: Günaydın, Bay Case. 

  

CASE:                        Beni görmek istemişsin. 

 

GELLBURG: Size bir şey söylemem gerek. 

 

CASE Elbette. Sandalyesine döner ve oturur. Dinliyorum. 

 

GELLBURG: Bu dünyada asla size ya da Brooklyn Guarantee'ye karşı bir şey yapmam. Hayatım boyunca sadece burada çalıştım. Tüm hayatım burada geçti benim. Oğlumdan sonra en çok bu şirketle gurur duyuyorum. Söylemeye çalıştığım şey, Wanamaker's ile olan tüm bu işlerin tek nedeni, her yolu denemek istememdi. Bundan birkaç yıl sonra bir sabah uyandığımda Wanamaker's'ın yok olduğunu ve izbe bir mahalledeki bu bina için New York emlak vergisi ödediğinizi görmek istemedim. 

Case konuşmaz. Gellburg telaşlanmaya başlar. 

 

Açıkçası, konuyu bile hatırlamıyorum. Güveninizin bir kısmını kaybettiğimi hissediyorum ve bu... haksızlık gibi geliyor bana. 

CASE: Anlıyorum. 

 

GELLBURG, bekler, ama Case başka bir şey demez: Ama... bana inanmıyor 

musunuz? 

 

CASE: İnanıyorum aslında. 

 

GELLBURG: Ama... öyle görünmüyorsunuz. 

 

CASE: Binayı kaybettiğim gerçeği ortada. 

 

GELLBURG: Ama siz... Yani hala Allan Kershowitz ile bir işler karıştırdığımı düşünmüyorsunuz, değil mi? 

CASE: Zaman geçtikçe eski güvenimin geri geleceğini umuyorum. Elimden gelen bu ve senin de bunu anlayacağını düşünüyorum. Ayağa kalkar. 

GELLBURG, kendisine engel olamaz ve sesi yükselir: Ama siz böyle davranırken nasıl çalışabilirim? Yani çalışacağın adama güvenmek zorundasın, değil mi? 

CASE, gitmesi gerektiğini belirtir: Lütfen çıkar mısın? 

 

GELLBURG, bağırır: Ben bunu hak etmiyorum! Bunu bana yapamazsınız! Bu haksızlık Bay Case, Allan Kershowitz ile hiçbir ilgim yok! Adamı tanımıyorum bile! Ondan haz etmiyorum ve onunla asla bir anlaşma yapmam, Allah aşkına! Çileden çıkarak: Bu... Tüm bu olanlar... Anlamıyorum, neler oluyor,  Allan Kershowitz ile ne alakam var benim? Yoksa  o da bir Yahudi diye mi? 

 

CASE, kuşku ve öfkeyle: Ne? Sen neden bahsediyorsun ya? 

 

GELLBURG: Özür dilerim. Öyle demek istemedim. 

 

CASE: Nasıl böyle bir şey söyleyebilirsin? 

 

GELLBURG: Lütfen. Kendimi pek iyi hissetmiyorum, affedersiniz... 

 

CASE, öfkesi artar: Ama böyle bir şeyi nasıl söylersin? Bu bir rezalet, Gellburg! 

 

Gellburg gitmek için bir adım atar ve dizlerinin üzerine çöker, nefes almaya çalışırken başı öne eğiktir. Case ona doğru koşar. 

CASE: Neyin var? Gellburg? Ayağa fırlar ve etrafa bakar. Ambulans çağırın! Çabuk, Allah aşkına! Bağırarak dışarı fırlarr: Çabuk, bir doktor çağırın! Gellburg! Gellburg yere yığıldı! 

Gellburg elleri ve dizlerinin üzerinde nefes nefesedir. Yere yığılmamaya çalışır. 

 

Sahne kararır.  




 

 

 

SAHNE VI 

 

 

Viyolonselist melodisini çalar, sonra müzik kesilir.. 

Gellburg'un yatak odası. Kendisi yataktadır. Yakınında bir oksijen tüpü durmaktadır. Hyman Gellburg’un kalbini dinler,stetoskopunu çantasına geri koyar ve yatağın yanındaki bir sandalyeye oturur. 

 

 

HYMAN: Tekrar söylüyorum, hastanede olman gerek. Hastaneye geri dönmelisin. 

 

GELLBURG: Hastaneye dayanamıyorum, hayvanat bahçesi gibi kokuyor; ayrıca bir yabancının öldüğü yatakta yatmak korkunç. Öleceksem kendi yatağımda ölmek isterim. 

HYMAN: Sana yardım etmeye çalışıyorum. 

 

GELLBURG:  Teşekkür ederim, ama Sylvia'yı bırakmak istemiyorum. 

 

HYMAN: Pekala. Hemşire altı gibi burada olur. 

 

GELLBURG: Ağrım neredeyse geçti, artık hemşireye ihtiyacım yok bence. 

 HYMAN: İzin ver gece boyunca sana göz kulak olsun. Ben ofisime dönüyorum. GELLBURG: ... Seninle bir şey konuşmak istiyorum ama, seni tutmak da istemiyorum. 

HYMAN: Bir dakikam var, konu nedir? 

 

GELLBURG: Düşüncelerimde boğuluyorum. Devam etmez. 

 

HYMAN: Ne oldu? 

 

GELLBURG, utancıyla baş etmeye çalışarak:  Ben... Kendime karşı dürüst olamıyorum. Yani bazı şeyleri düşünmek için daha fazla zamanım olur sanmıştım. 

HYMAN: Daha önünde uzun yıllar olabilir, bunu kimse bilemez. 

 

GELLBURG: Kafam karmakarışık.. utançla karışık kısa bir kahkaha atar.  

Artık bir işim yok. İnanamıyorum ya. 

 

HYMAN: Emin misin? Bana anlattığın kadarıyla durumun o kadar da kötü değil. 

Belki geri döndüğünde bu durumu patronunla konuşabilirsin. 

 

GELLBURG: Nasıl geri dönebilirim? Beni aptal yerine koydu. Çok sinir bozucu bir durum. 

 

HYMAN: Tam olarak ne oldu? 

 

GELLBURG: Bu konuyu konuşmaktan gerçekten çok yoruldum. Bu şekilde konuşmak istemezdim ama, o yelkenlilerle gezerken ben Brooklyn’de evlere hacze gidiyordum. İşin özeti bu.Yapman gereken berbat bir iş varsa Gellburg'u çağır, Yahudi halleder. Bir iş yerini kapat, birini evinden at... Ondan sonra da beni suçla... 

HYMAN: Bunu yeni mi fark ettin yani? Zaten hep böyle olmuyor mu? 

 

GELLBURG: Ama şirkete ihanet etmekle suçlamak ne demek! Bu kesinlikle haksızlık... 

Beynimden vurulmuşa döndüm Kendi insanlarından birine böyle bir suçlama yapmaya cesaret edebilir miydi? Hiç sanmıyorum! Yani benim için Brooklyn Guarantee -Tanrı aşkına, Brooklyn Guarantee sanki... 

HYMAN: Çok heyecanlanıyorsun Phillip... Hadi ama. Konuyu değiştirir: -Anladığım kadarıyla oğlunuz Filipinler'den dönüyor. 

GELLBURG, bir an için nefesini tutar: ... Sylvia sana telgrafını gösterdi mi?  Pazartesi burada olmaya çalışıyor. Endişeli gözlerle tebessüm eder. Acaba pazartesiye kadar dayanabilecek miyim? 

HYMAN: Daha olumlu şeyler düşünmeye başlamalısın -cidden, vücudunun dinlenmeye ihtiyacı var. Sonra uğrarım... 

GELLBURG,gözlerini yere indirir: Kim konuşuyor? 

 

HYMAN: Alt kattan radyo sesi geliyor sanki. 

 

GELLBURG: Sylvia haberlerden ölesiye korkuyor. 

 HYMAN:                   Sonra ararım. 

 

GELLBURG: ... Benim için çok zor ama sana bir şey sormak istiyorum. Kendi acizliği karşısında gülümseyerek başını sallar. -Beş dakikan var mı? 

HYMAN, oturur: Ne söylemek istiyorsun, Phillip? 

 

GELLBURG, neredeyse nefesini tutarak: O kadar korktuğu şey... benim, değil mi? 

 

HYMAN: Yani, başka şeyler de var. 

 

GELLBURG, şaşırarak: Ben miyim gerçekten? 

 

HYMAN: Galiba. 

 

GELLBURG, başını sallar, gözleri yaşarır: Ama neden? 

 

HYMAN: Sen bunu benden daha iyi bilirsin Phillip. 

 GELLBURG: Ama seninle konuşuyor. 

 

HYMAN: Evet, ama kendi duyguları hakkında konuşuyor, özellikle senin hakkında konuşmuyoruz. 

 

GELLBURG: Numara yapıyor, değil mi? 

 

HYMAN: Numara yapması imkansız. Neden bunu tekrarlayıp duruyorsun? 

 

GELLBURG: Benden intikam almak için numara yapıyor, biliyorum. 

 

Hyman sessiz kalır. 

 

Öyle, değil mi? Söylesene! 

 

HYMAN, cevap vermek için bir dakika bekler: Eğer öyleyse de, bunu bilinçli olarak yapmıyor. 

 

GELLBURG, giderek artan bir gerginlikle: Ama neden? Ne için? Söylüyor mu?  

HYMAN: Onunla yaşayan sensin, benden daha iyi bilirsin. 

 GELLBURG: Ama hiçbir fikrin yok mu? 

HYMAN: İlk konuştuğumuzda söylemiştim, hatırladın mı? İnsanların kendi kendilerine hasta olduklarını düşünmüyorum; sen de bunun bir parçasısın Phillip; onu anlamaya çalışmadan önce dönüp kendine bakmalısın. Seni eleştirmiyorum. 

Durur. Gellburg'un tavrı acımasızlaşır. 

 

Ambulans çağıracağım, tamam mı? 

 

GELLBURG: Onunla birlikte oldun mu? 

 

HYMAN, şaşırır, öfke ve suçluluk duygusuyla: Onunla birlikte olmak mı? Sen neden bahsediyorsun? Neyin var senin? Saçmalıyorsun artık. 

GELLBURG: Sana nasıl baktığını görüyorum! Cevap ver bana. 

 

HYMAN: Hayır. Yeterli mi? 

Gellburg kendine hakim olmak için 

parmaklarını gözlerine bastırır. 

 

Gerçi seni aladatsaydı onu suçlayamazdın, değil mi? 

 

GELLBURG: Öyle mi? Neden? 

 

HYMAN: Boş ver. Ambulans çağırabilir miyim? 

 

GELLBURG, ağlamaklı halde: Benden nasıl korkabilir ki? Ona tapıyorum ben! Kendini hızlıca toparlar: Lütfen, bir dakika bekle-. Nasıl olur da her şey tersine döner -Oğlum bu yatakta doğdu ve şimdi ben bu yatakta ölüyorum...Haykırır. Düşüncelerim oradan oraya uçuşup duruyor. Yıllar öncesine ait her şey geçen haftaymış gibi geri geliyor bana. Mesela. Abraham & Straus’tan bu yatağı aldığımız gün... Hava çok güneşli ve güzeldi. Bütün gün izinliydim. (Neredeyse otuz yıl geçmiş, inanılmaz!)... Sonra alışveriş için Orchard Caddesi'ne gittik. İlk saksılarımızı, çarşaflarımızı, battaniyelerimizi, yastık kılıflarımızı aldık. Sokak el arabalarıyle,yüz yıl öncesinden kalma uzun sakallı adamlarla doluydu. Çok komik…Biraz küçümseyerek: O gün orada kendimi evimde ve mutlu hissettim, bir sokak dolusu Yahudi. Duraksar, kendini toparlar; artık gülümsüyordur: Sokak satıcılarının hepsi 

dönüp Sylvia’nın geçişini izlediler. Sylvia çok güzeldi; bazen sokakta yürürken onunla evli 

olduğuma inanamazdım. Biraz çekingenlikle konuyu değiştirir: Sen eğitimli bir 

adamsın, oysa ben sadece liseye gittim - Keşke Yahudiler hakkında konuşabilseydik. 

 

HYMAN: Tarih konuşmaktan bahsediyorsan eğer, ben tarih okumadım. 

 

GELLBURG: ... Nerede olduğumu bilmiyorum... 

 

HYMAN: Bir Yahudi olarak mı? 

 

GELLBURG: Bu konu hakkında çok düşünüyor musun? Çünkü adını bilmesem 

Yahudi olduğunu asla anlamazdım. Ben hiç atlara aşık bir Yahudi hiç tanımadım mesela. 

HYMAN: Büyükbabam Odessda’da at satıcısıydı. 

 

GELLBURG: Öyle mi? 

 

HYMAN: Syracuse yakınlarında hala bu işi yapan kuzenlerim var, at yetiştiriyorlar. Çinli Yahudiler olduğunu duydun herhalde. 

GELLBURG: Duymuştum. Çinli gibi mi görünüyorlar? 

 

HYMAN: Basbayağı Çinliler işte. Onlar da muhtemelen senin Yahudi'ye benzemediğini söylerler. 

 

GELLBURG:            A,a! Gülümsemesi solar, bakışları sabittir. Yahudi olmak neden bu kadar zor? 

 

 

  HYMAN:                Herhangi bir şey olmak zor. 

 

GELLBURG:   Hayır, onlar için durum farklı. Yahudi olmak tüm zamanını alan bir iş.. Ama bu tür şeyleri  pek düşünmüyorsun, değil mi? -Atının üzerindeyken ya da... 

 

HYMAN:                       Çok kafayı takmıyorum. 

 

GELLBURG: Ama neden? Neyse, çok kişisel bir soru olacak. 

 

HYMAN: Olsun. 

 

GELLBURG: Nasıl oldu da bir Şiksa ile evlendin? 

 

HYMAN, rahatsız olur: Ben staj yaparken tanıştık sonrasında yakınlaştık. İyi bir hayat arkadaşıydı, bana çok yardımcı oldu ki hala da oluyor. Onu seviyorum.  

 

GELLBURG: Sadece anlamaya çalışıyorum - Yahudi bir kadınla evlenemez miydin? 

 

HYMAN: Evlenebilirdim ama hayat işte. Geri dönmeliyim... Gitmek için ayağa kalkar. 

 

GELLBURG: Yahudi gibi gözükmemek için onunla evlendin, değil mi? 

 

HYMAN, soğukkanlılıkla: Hiçbir zaman Yahudi değilmişim gibi davranmadım. 

 

GELLBURG, endişeyle neredeyse titreyerek: Bak, kızma, sadece anlamaya çalışıyorum... 

 

HYMAN, altta yatan düşmanlığı hisseder: Nereye varmaya çalışıyorsun anlamıyorum. 

 

GELLBURG, endişesi yüzünden okunur: Sana nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum. - Görüyorsun, hayatımda hiç korkmadım. 

HYMAN: Sen neden bahsediyorsun.? 

 

GELLBURG, vücudu titrer; haykırarak: Hyman... Yardım et bana! Haykışırından utanarak elleriyle yüzünü kapatır Elleri titremektedir. 

HYMAN, doktor kişiliği ön plana çıkar, Gellburg’u rahatlatmaya çalışır Tamam, sakinleş biraz. Gellburg'un ellerini indirmeye çalışır. Hadi bakalım, sakinleş. 

Gellburg ellerini indirmesine izin verir. 

 

Seni uyutacak bir şey göndereceğim, tamam mı? -Ne oldu? Nedir seni korkutan? 

GELLBURG: Bu durum seni hiç mi rahatsız etmiyor?  

HYMAN, sırtından bıçaklanmış gibi :-Almanlardan mı bahsediyorsun? 

 GELLBURG: Her şeyden bahsediyorum. 

HYMAN: Nedir bu her şey? 

 

GELLBURG: Yani... Ellerini kaldırır, avuç içleri yukarı bakar,  sanki hayata, dünyaya bakıyormuş gibi... Her şey işte. - Birçok kez ipotekli ve kiraları ödenmemiş evlerle dolu kötü durumdaki mahallelere gitmek zorunda kaldım. Karanlıkta karşılaşmak istemeyeceğiniz pek çok tiple karşılaştım. 

Bu beni hiç etkilemedi. İşim buydu ve ben de işimi yaptım. 

 

HYMAN: Ne diyebilirim ki? Dünya korkunç bir yer. 

 

GELLBURG, sakince ve içtenlikle: Hyman. 

 

HYMAN: Evet. 

 

GELLBURG, utanarak Karımı geri istiyorum. 

 

 HYMAN, çaresizce: Yani, ne diyebilirim ki... Belki zaman geçtikçe ikiniz de... 

 

GELLBURG: Bana bir şey olmadan onu geri istiyorum. İçimde hiçbir şey yokmuş 

gibi hissediyorum, içim bomboş sanki. Onu geri istiyorum. 

 

HYMAN: Phillip, bu konuda ne yapabilirim? 

 

GELLBURG: Boş ver... O çizmelerle... bir çeşit at binicisi gibi... dolaşmaya başladığından beri...? 

HYMAN, telaşla: Sen neden bahsediyorsun! Gitmeye yeltenir. 

 

GELLBURG: ... Sen bir Yahudisin! Neden yahudi değilmişsin gibi davranıyorsun? Sen geldiğinden beri Sylvia bana bir pislikmişim gibi bakıyor! 

HYMAN: Phillip. 

 

GELLBURG: Bana "Phillip" deme, kes şunu! 

 

HYMAN: Bana bağırma Phillip, karını nasıl geri alacağını biliyorsun. 

 

Gellburg yavaşça yastığa uzanır. 

 

Uzun bir sessizlik olur. 

 

GELLBURG: Yani onu bu hale ben getirdim. 

 

HYMAN: Eminim sen de böyle olsun istemezdin. Avrupa’da olan bitenin de etkisi var tabii.. 

 

GELLBURG: Ben bu konuda ne yapabilirim ki? 

 

   HYMAN:                    İnan, ben de bilmiyorum. -. Galiba onun zihninde bu iki şey birbiriyle bağlantılı. 

 

GELLBURG: Gerçekten sana benim...? Susar. 

 

HYMAN: Biz konuşurken söyledi. Er ya da geç konuşulacaktı, değil mi? 

 

GELLBURG: Bana ne dediğini söyle. 

 

HYMAN: Çok uzun zamandır birlikte olmuyormuşsunuz. Yirmi yıldır. 

 

Hyman duraksar. 

 

GELLBURG: Ben ne yapabilirim ki? 

 

HYMAN: Gerçekten bilmiyorum. Kendinizi daha iyi hissettiğinizde, belki oturup 

konuşmayı deneyebilirsiniz. 

 

GELLBURG: Bunu hep birine anlatmak istemişimdir. Sanki bu sabah olmuş gibi her detayı aklımda. Ama yıllar önceydi. Birlikte olduğumuzda kendimi onun üzerinde küçük bir bebek gibi hissederdim, sanki o beni doğuruyormuş gibi. Yatakta yanımda mermerden bir tanrıça gibiydi. Onu gördüğüm günden beri ona tapıyorum ben Hyman. HYMAN: Senin için üzgünüm, Phillip. -Şimdi seni yalnız bırakayım. 

 

GELLBURG: İyileşirsem tekrar denemek isterim. Sence ister mi? 

 

HYMAN: Cevap veremem. -Bu sadece seks meselesi değil, anlıyorsun değil mi? 

 

GELLBURG: Ne düşünüyorum biliyor musunuz? Eğer Yahudi bir şirket için 

çalışsaydım… Galiba Amerika’da bir şirkette çalışmak beni her yönden etkiledi. 

 

HYMAN: Bu düşünceyle yaşayamazsın. 

 

GELLBURG: Görüyorsun ya; ben de herkes gibi Amerikalı olmak istedim. Ve şimdi nerede olduğumu bilmiyorum. -Ama Yahudilerin farklı olduğunu düşünmüyorsun, değil mi? 

HYMAN: Bence herkes birbirinden farklı. 

 

GELLBURG: ... Tanrı'ya inanıyor musun? İnanmıyorsun, değil mi?  

HYMAN: Ben bir sosyalistim. Dinlerin artık bittiğini düşünüyorum.  

GELLBURG: Herkesin devlet için çalışmasını kastediyorsun.HYMAN: Makul olan tek gelecek bu.  

 

GELLBURG:            Tanrı korusun. Ama Tanrı yoksa Yahudiler ne yapacak? 

 

HYMAN: Tapacak bir şeyler bulacaklardır. Hıristiyanlar da aynı şekilde. Belki farklı ketçap markalarına taparlar. 

 

GELLBURG, güler: Bazen öyle şeyler söylüyorsun ki... 

 

HYMAN: -Bir gün hepimiz hindistan cevizini anlamaya çalışan bir sürü maymuna benzeyeceğiz. Geri dönmek zorundayım. 

GELLBURG: Hyman... 

 

HYMAN: Gitmem gerek, Phillip. 

 

GELLBURG: Ağrı tekrar başlıyor galiba. 

 

HYMAN: Sessiz ol. Stetoskopunu çıkarıp Gellburg'un göğsüne yerleştirir. 

 

GELLBURG: Sylvia sana inanıyor, Hyman. 

 

HYMAN: Şşş.  

 

GELLBURG: ... Ona söylemeni istiyorum - ona değişeceğimi söyle. Benden ya da başka bir şeyden bu kadar korkmaya hakkı yok. . Bizi asla yok edemeyecekler. Son Yahudi öldüğünde, dünyanın ışığı sönecek. Bunu anlamalı. O Almanlar güneşe ateş ediyor! 

HYMAN: Sessiz ol. 

 

GELLBURG: Felçli numarası yapıyor. Beni mahvetmek mi istiyor? 

 

HYMAN: Sessiz ol. 

 

GELLBURG: ... Ve sen orada onunla oturuyorsun... Göğsü şişer. 

 HYMAN: Ona dokunmadım. Kes şunu. Nabzını sayar.  

GELLBURG: Benden nasıl bu kadar korkabilir? Bana gerçeği söyle. 

HYMAN: Bilmiyorum; belki de Yahudilikle ilgili her zaman yaptığın bu açıklamalar yüzündendir. 

GELLBURG: Hangi açıklamalar? 

 

HYMAN: Soyadın Goldberg zannedildiğinde düzeltmek gibi. 

 

GELLBURG: Yani ben bir Nazi miyim? 

 

HYMAN: Nazi olduğunu kim söyledi? 

 

GELLBURG: Tamam ama soyadım Gellburg, Goldberg değil sonuçta. 

HYMAN: Hayır, ama sürekli bu noktaya değinmek bir tür… 

 GELLBURG: Ne gibi? 

HYMAN: Yani, Duraksar. Ne diyeceğimi bilemiyorum. 

 GELLBURG, muzaffer bir gülümsemeyle: Çünkü doğruyu söylemiyorsun. 

 HYMAN: Bana yalancı demekten vazgeç artık. Saçmalıyorsun. 

GELLBURG: Sylvia’nın ne yaptığını biliyorum ve onun için beni suçlamanı yasaklıyorum, 

aşağılık herif! 

 

HYMAN: Öfkeyle: Bana küfretmeyi keser misin? 

 

GELLBURG: Benden ne saklıyorsun? 

 

HYMAN: Pekâlâ, gerçeği mi istiyorsun? İstiyorsun, ha? Bir ara aynaya bak! 

 

GELLBURG: Aynaya mı? 

 

HYMAN: Kendinden nefret ediyorsun, onu ölümüne korkutan da bu. Benim fikrim bu. Bu nasıl mümkün olabilir bilmiyorum ama bence ağzından düşürmediğin bu “Yahudi” sözlerin ile sen, gazetede okudukları, gece gündüz radyoda dinlediği şeyler onun felç olmasına sebep oldu. İşte, ne düşündüğümü bilmek istemiştin Böyle düşünüyorum. Çantasını alır. 

 

  GELLBURG: Lütfen Harry gitme, burada tek başıma kafayı yiyeceğim! Acele eder, peşinden     gider... Bazı günler gidip yaşlı adamlarla birlikte schul'da oturmak, talleleri kafama geçirmek ve hayatımın   geri kalanında yan çoraplarımla, siyah şapkamla tam bir Yahudi olmak istiyorum. Sorunu kökten çözmek   istiyorum yani. Bazen de onları öldürmek istiyorum beni çileden çıkarıyorlar. Onlardan ve onlara               benzediğim için kendimden utanıyorum." Tekrar nefes nefese: -Neden farklı olmak zorundayız?               Neden? Niçin? 

 

  

HYMAN: Peki ya farklı olmadığımız ortaya çıkarsa, o zaman kimi 

suçlayacaksın? 

 

GELLBURG: Sen neden bahsediyorsun? 

 

HYMAN: İçinde sürüp giden tüm bu dayanılmaz acı - kendini bir hiç uğruna yıpratıyorsun Phillip, bir hiç uğruna! - Sana bir sır vereyim, ofisime her türden insan geliyor ve içlerinde öyle ya da böyle zulüm görmeyen tek bir kişi bile yok. Evet, öyle. Herkes zulüm görüyor. Fakirler zenginlere zulmediyor, zenginler fakirlere; siyahlar beyazlara, beyazlar siyahlara, erkekler kadınlara, kadınlar erkeklere, Katolikler Protestanlara, Protestanlar Katoliklere -ve tabii ki hepsi de Yahudilere zulmediyor.. Hatta bazen ülkeyi bir arada tutan şeyin bu olup olmadığını merak ediyorum! Bu gerçekten şaşırtıcı - bir başkasına zulmetmeyen kimseyi bulamıyorsunuz. 

GELLBURG: Yani... Hitler yok mu demek istiyorsun? 

 

HYMAN: Hitler mi? Hitler, zulüm kavramının vücut bulmuş halidir. Onu duydum - sanki çükünün üzerine bir fil oturmuş gibi bağırıyor. 

Güzelim ülkesini mızmıza dönüştürdü! 

 

GELLBURG: Peki çözüm nedir? 

 

HYMAN: Herkesin dönüp kendine bakması dışında bir çözüm göremiyorum. Ama kimse kendine bakıp ne yaptığını sormayacak - insanlara cehennemin en sıcak yerinde oturmalarını da söyleyebilirsiniz. -Ambulans çağıracağım. 

GELLBURG, nefesi kesilir: Ne yaptım ben? -Ona taptım... Derin bir soluk alır. 

 

HYMAN: Şşşt! Hyman aceleyle bir şişeden bir hap alır ve Gellburg’ün dilinin altına koyar 

GELLBURG: Biz farklıyız, Hyman. Yanılıyorsun. 

 

HYMAN: Sus! 

 

GELLBURG: Ben bir Yahudi'yim! Ve bizi asla yok edemeyecekler! 

 

HYMAN: Tamam, sus artık! 

 

GELLBURG: Eğer biri Sylvia'ya elini sürerse... Bütün dünyayı yakarım. Eğer ona dokunurlarsa. 

HYMAN: Konuşma! 

 

GELLBURG, meydan okurcasına: Yanılıyorsun Hyman, sonsuza dek buradayız! Sonsuza kadar! 

 

HYMAN: Kes şunu! 

 

GELLBURG: Lütfen Tanrım, Jerome'umu görmeme izin ver. -Birleşik 

Devletler Ordusu'ndaki ilk Yahudi generali görmek istiyorum! 

 

Sylvia tekerlekli sandalyede girer. Philip gözlerini kocaman açarak ona bakar. 

 

Nasıl yani! Merdivenlerden kendi kendine mi çıktın sen? 

 

SYLVIA:                   Berbat görünüyor! -Bir şey yapamaz mısın? 

 

GELLBURG: Merdivenleri nasıl çıktın? 

 

SYLVIA: Beni yüzlerce kez üst katta gördün, Flora beni sırtında taşıyor. 

 

GELLBURG: O sıska mı seni taşıyor? Salak mı sandın beni sen? 

 

SYLVIA: Flora çok güçlü bir kadın. O nasıl? 

 

HYMAN: Hastaneye gitmeyi reddederse sorumluluk kabul edemem. 

 

SYLVIA: Onu duyuyor musun? 

 

GELLBURG: Unutma, Dodge'a 100 dolar depozito yatırdım. Ama istemezsen iade edebilirsin. 

SYLVIA: Dodge'dan bana ne! Hyman’a döner. Aşağı in ve ambulans çağır. 

 

Hyman ayaklanır. 

 

GELLBURG: Hyman! Tek bir şey istiyorum, bu evde yapma. 

 

SYLVIA: Ne? 

 

GELLBURG: Sorun yok, artık ayağa kalkabilirsin Sylvia 

 SYLVIA: Kalkmak mı? Kalkmak da ne demek? Ben ayağa kalkamıyorum!  

GELLBURG: Sorun yok, Sylvia'm. Gel, ayağa kalk. Bunu hak ettim. 

 SYLVIA: Neden bahsediyor bu? 

GELLBURG: Artık buna devam etmek zorunda değilsin. Sana asla zarar vermem, Sylvia. 

 

SYLVIA, Hyman'a: Ne dediğini anlamıyorum...  

GELLBURG: Buna inanmadığını söyle bana. 

SYLVIA: Neye inanmıyorum? Sen neden bahsediyorsun? 

GELLBURG: Bazen bana, benden çok korkuyormuş gibi bakıyorsun. Sanki sana zarar verecekmişim 

gibi. 

 

SYLVIA: Bana zarar vereceğini mi söyledim? 

 

GELLBURG: Bazen öyle görünüyorsun. 

 

SYLVIA, ne yapacağını bilemez halde: Neden bana zarar veresin ki? Ne demeye çalışıyorsun? 

 

GELLBURG: Dayanamıyorum Sylvia, seni böyle görmek yüreğimi parçalıyor... Örtüyü atar ve yataktan çıkar. 

 

HYMAN, onu durdurmaya çalışır: Kalkmamalısın Phillip, yatağa geri dön... 

 

GELLBURG: ... Ayaklarının üzerinde dur, Sylvia. 

 

Sylvia şaşkın şaşkın ona bakar. Phillip güçsüzce onu kollarından tutup kaldırmaya çalışır. 

 

Lütfen, kalk. Kalk! 

 

SYLVIA, Kolunu kurtarmaya çalışır.: Phillip yapamam! 

 

Hyman onu uzaklaştırmaya çalışır. 

 

HYMAN: Yatağına dönmelisin! 

 

GELLBURG, kolunu çeker: Artık yürüyebilirsin, Sylvia! 

Dayanamıyorum, kalk artık! 

 

HYMAN, onu zorla uzaklaştırır: Kesin şunu! 

 

GELLBURG: Bu bir bıçak gibi... 

 

Yere yığılır. Hyman hemen kalp masajına başlar. Sonra bir eliyle masaja devam ederken diğer eliyle tanktan sarkan oksijen maskesine uzanmaya çalışır ama maske kavrayamayacağı bir yerdedir. 

 HYMAN: Çabuk hizmetçiyi çağır, bana maskeyi uzatsın. 

 

Sylvia tekerlekli sandalyede öne doğru eğilir ve büyük bir çabayla ayağa kalkar; Hyman'ın görüş alanından çıkar ve maskeye doğru bir adım atarak omzunun üzerinden maskeyi ona uzatır. 

SYLVIA, fısıltıyla: Oh, Phillip, Phillip! 

 

Maskeyi gören Hyman şaşkınlıkla Sylvia’ya bakar, maskeyi ondan alır ve Gellburg'un yüzüne yerleştirir. Sylvia tank vanasını çevirerek oksijen akışını açar.  

Boş olan eliyle çantasından bir iğne çıkarıp Gellburg'un göğsüne saplar. 

Sonra stetoskopunu çıkarır ve dinler. 

 

SYLVIA: Ah Phillip. Ah Phillip. Ah Phillip. 

 

Biraz zaman geçer. Sylvia hâlâ ayaktadır, kocasının adını sayıklamaya devam eder. 

 

HYMAN, Gellburg'dan uzaklaşır: Karımı arayayım ambulans çağırsın. 

 

Hyman uzaklaşırken, Sylvia kollarını yukarı kaldırır, şaşkınlıkla bacaklarına bakar.  

Bacaklarını hissediyor musun? 

SYLVIA: 

 

Sylvia bacaklarına dokunur. 

 

Hissediyorum. 

 

HYMAN, sevinçle, hayretle: Şükürler olsun! 

 

Hyman aceleyle dışarı çıkar. Sylvia yavaşça Gellburg'a doğru yürür. 

 

SYLVIA: Ah Phillip, lütfen... bana bak... lütfen... 

 

Mesafeli ve kararsız şekilde Phillip’e yaklaşır, suçluluk hissi sesine yansır. 

Phillip, yürüyorum! Lütfen, gözlerini aç. Lütfen bana bak 

canım, yürüyebiliyorum! 

 

Sevinç ve hüznün birbirine karıştığı bir haykırışla: 

 

Beni duyabiliyor musun?  


 –Phillip'in elini tutar ve umutsuzca öper. 

 

Phillip, lütfen... lütfen! 

 

Hyman içeri girer, hızla Gellburg'un yanına gider; nabzını ölçüp göğsüne bir stetoskop yerleştirirken Sylvia kenara çekilir,  sanki kendi bacakları olduğuna inanamıyormuş gibi ellerini bacaklarına bastırır. 

Ne oldu bana? 

 

Hyman ona bakar. 

 

Biliyor musun? 


HYMAN, tereddür eder, konuşmaya karar verir ve ardından kadının sorusunu hoşgörülü bir ses tonuyla cevaplar. Hayır. 

 

SYLVIA: Phillip yaşayacak mı? 

 

HYMAN: Henüz bilmiyorum. Ama sen... şimdi güçlü olacaksın, tamam mı? -Seni ayakta, dimdik ve iyi görmek çok güzel. Gerçekten ne kadar güçlü olduğunu görüyor musun? Artık korkmayacaksın, değil mi? 

SylviaGellburg'a doğru döner; Hyman onun gözlerindeki suçluluk duygusunu görür. 

Kendini suçlamamalısın canım -dünya çok korkunç bir yer; bence sen sadece... yenilmek istemedin. Ve bir şekilde... 

Hyman’a döner. 

 

yenilmedin de. 

 

SYLVIA:                    Sayende. Sana teşekkür borçluyum, Harry. 

 

HYMAN: Şu duruşunu ömrüm boyunca hatırlayacağım. 

 

Sylvia elini kaldırır ve Hyman’ın yüzüne neredeyse dokunur. 

Margaret içeri girince elini indirir. 

 

MARGARET: Ambulans geliyor. 

 

Margaret önce yataktaki Gellburg’a bakar, ardından Sylvia’nın ayakta durduğunu fark eder ve şaşkınlıkla Sylvia’ya döner. Şaşkınlık içindedir. 

 

Bu nasıl oldu? 

 

SYLVIA, hafifçe omuz silkerek ellerini kaldırır: Bilmiyorum! 

 

 Margaret açıklama yapması için Hyman'a dönerken 

Sylvia Gellburg'a doğru ilerler. 

 

HYMAN: Birden ayağa kalktı! 

 

MARGARET, kinayeli bir ses tonuyla: Şahane! 

 

SYLVIA: 

 

Sylvia yarı suçlu, yarı 

umut dolu bir kederin dışa vurumuyla 

Gellburg'un elini kaldırıp öper. 

 

Phillip? Lütfen, bana bakmanı istiyorum. 

 

Adamın elini bırakıp başını ellerinin arasına alır. 

 

Lütfen! Lütfen! Lütfen... lütfen, Phillip, bana bak... 

 

İyileşmesinin hissettirdiği sevinçle haykırır. 

 

Ben iyiyim! Beni duyabiliyor musun? Ben iyiyim, Phillip! Beni duyabiliyor musun? 

 

Üçü de onları içinde bulundukları durumdan kurtaracak bir işaret bekliyor gibidir. 

 

 

SON. 

 


 




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Tiyatro Oyuncusunun ve Yönetmenin Çeviri Metin Üzerindeki Özgürlüğü

Makine Çevirisi Edebiyat Dilinde